Ekim 30, 2008

Korsana Hayır (Zira Beceremiyorum)


Aşağıdaki postta da belirttiğim gibi, şu sıralar oyun piyasası bana ders çalıştırmamak için elinden geleni yapıyor. FIFA 09, PES 2009 ve Far Cry 2 piyasada. Çıkar çıkmaz da torrent halinde internette. Bir haftadır torrent camiası ile cebelleşiyorum ve sıfıra sıfır elde var sıfır.

Önce FIFA 09'u indirdim. Toplam 1.34 Gb. İndirmek yaklaşık üç gün sürdü. Zira torrent camiası biraz bencil olduğundan, indirmeyi bitiren utorrenti kapatıyor. Seed bulmak çok zor ve normalde 100 kb hızla indirme yapabildiğim halde, 12.5 ortalama ile adeta süründüm. Ondan sonra yarım saatlik bir extract, masaüstündeki ikona çift tıklama ve anlamadığım bir hata mesajı. 30 dakika süren yeniden kurma ve yine aynı mesaj. Patch arama, bulma ve indirme. Yine aynı hata. Sinir halinde bilgisayarı kapatıyorum.

Bu sırada PES 2009'u indirmeye başlamıştım bile. Yine sürünüyorum ama neyse. İki gün sonra o da bitti. Bu sefer tam 2 saat süren bir extract süresi. Bu sefer daha umutla ikona tıklayış ve inanmakta güçlük çektiğim o vahim mesaj: "Ekran kartınız bu oyunu çalıştırmak için yeterli değil." Hadi canım sen de. Meğerse pixel shader 2.0 desteklemesi gerekiyormuş. Benim daha 2 seneyi yeni dolduran 6600 gt ekran kartım destekliyor mu acaba? Hemen nvidia sitesine bakıyorum. Evet destekliyor; ama directx 9.0c lazım. Bende kurulu olan 9.0b. Tam 1.5 saat, 6-7 farklı siteden indirilen directx'ler, defalarca baştan download. Sonuç, lanet olası 9.0b, 9.0c'ye dönmedi. Bu arada hata mesajında sorunlu olduğu belirtilen dll dosyalarını tekrar indirip kurmamı saymıyorum bile. En son indirdiğim dll dosyası windows çalışırken yenisi ile değiştirlemediği için sinir krizi ile bilgisayarı kapattım. İyi değil mi?

Bu arada 3.46 Gb'lik FarCry 2, 3 günde sadece 800 Mb inince, onu da indirmekten vazgeçtim. En sağlamı eski usulü takip edip, Tarık abiden DVD olarak almak sanırım. Zaten uzun zamandır oyun oynamıyorum, bir sene olmuştur gitmeyeli, bir uğramak lazım. Benim emektar! GeForce 6600 gt ekran kartları artık satışta bile değilmiş. Galiba onu değiştirmek de lazım geliyor. Ram de 1 Gb olmaz artık; onu 2 yaparsak iyi olur. Şu bu filan da lazım. Oyun piyasasından nefret ediyorum. Tüketim toplumunun zirvesidir. Kapitalizmin gençler üzerindeki deneme tahtasıdır. Bırakın aslında ya grafik canavarı oyunlarmış. TD Vektor oynayın. Kafayı da çalıştırıyor hem. Bir de torrentten filan oyun indirmeyin. Her iki mesajdan biri yardım edin, sorun çıktı şeklinde. Gidin Cd'ciden alın. Hem de korsana hayır, di mi? Bari oyun yapımcıları olmasa da birileri para kazansın.

Ekim 28, 2008

Rezil Olduğunla Kalmak


blogger.com ve blogspot.com domainlerine kanulmuş olan yasak an itibariyle sona ermiş vaziyette. Darısı youtube'un başına.

Sadece bu kapanma-açılma hadisesi bile, konunun ne kadar yanlış zeminlere oturmuş olduğunun bir göstergesi. Bir mahkeme, bir siteyi kapatma kararı alıyor. Mevcut mevzuat internet dünyasının çok gerisinde olduğu için, bütün bir domain ve binlerce blog kapatılıyor. Ya da kapatılamıyor, herkes bir şekilde yolunu bulup, hem bu yasaklı sitelerde, hem de diğer platformlarda verip veriştirmeye devam ediyor. Hemen akabinde de bütün yasak olduğu gibi kalkıp, her şey eskisine dönüyor. Arada olan, dünya kamuoyu gözünde ülke olarak itibarımıza ve ülke içinde de yargıya olan güvene oluyor. Kim başvurdu da kapattılar, sonra kim nereye itiraz etti de tekrar açıldı inanın bilmiyorum. Yargıtay bozdu kararı diyemeyeceğim, keşke Yargıtay bu kadar çabuk karar verse...Zaten önemli olan kimin karar verdiği de değil. Üç günlük yasak olmaz. Üç günlük yasak koyacaksanız, hiç koymayın daha iyi. Sonra neden tekrar açtığınızı da anlatamazsınız sonra. Böyle rezil olduğunuzla kalırsınız.

Ağa ile kahyasının hikayesi gibi: Sahi biz bu b.ku neden yedik?

Ekim 27, 2008

Oh Yeah!


Manchester United'dan sonra Chelsea'yi de devirmeyi başaran Liverpool, hiç kazanamadığı Premiere Lig şampiyonluğu için çok büyük bir avantaj yakaladı. Dahası, bu galibiyet kesinlikle takımı havaya sokacaktır.

Eğer takım şampiyonluğa uzanırsa bundaki en büyük etken, artık birbirlerinin ne zaman nefes alacağını bile bilen oturmuş iskelet kadro. Geçmiş senelere kıyasla daha da derinleşen kadro, her zamanki muhteşem taraftarla birlikte bu sene tarih yazabilir.

Bana bütün bunların ötesinde en ilginç gelen nokta ise Şampiyonlar Ligi'nde iki kere final oynayıp, bir kere de kazanmış bir kadronun elde edemediği tek başarının hala lig şampiyonluğu olması. Nasıl bir ligdir ki bu İngiltere Ligi, Avrupa Şampiyonluğu'ndan bile zor bir noktada duruyor..

Fener'e Dair Bir Kaç Şey

Fenerbahçe ile ilgili şu son dönemde yazmak istediğim çok şey vardı. Bugün yarın derken baktım baya şey birikmiş. Bursa maçı ile beraber bunların üzerinden geçeyim istedim.

Önce Bursaspor maçı. Aragones Semih'in dönüşü ile beraber iki maçtır istediği sistemi oynatmaya başladı. Kabaca Fenerbahçe 4-3-2-1 oynuyor diyebiliriz. Diziliş şu şekildeydi:

Volkan
Gökhan-Lugano-Edu-R.Carlos
Josico-Selçuk-Uğur
Semih-Alex
Guiza

Anlaşılan bu sistemde kilit adam Semih. Eskiden Alex'in sakatlanmaması için ettiğimiz duaları anlaşılan artık onun için edeceğiz. Çünkü Semih, İspanya Milli Takımı'nda genellikle Fabregas'ın yaptığı gibi, gerektiğinde geriye ön liberoların arasına girip savunma yapıp, top çalıyor; gerektiğinde Alex'in yanında ikinci bir oyun kurucu gibi top dağıtıyor; gerektiği zaman da Guiza'nin yanında, hatta önünde 2. santrafor olup gol arıyor. Baktığınız zaman alternatifi olmayan bir oyuncu için fazla bir yük. Ancak, Aragones'in 4-5-1'i için de elzem bir adam. Bence sezonun kilit noktası Alex-Semih-Guiza üçlüsünün form ve sakatlık durumları. Bu üçlü kalan sezonda 4-5 maç hariç bozulmazsa Fenerbahçe'nin şampiyonluk, en kötü Şampiyonlar Ligi şansı oldukça artar.

Maça dönecek olursak, 6. dakikada gelen gol muhtemel riskleri ve stresi oldukça yüksek olan böyle bir maç için ilaç gibi geldi. Fenerbahçe'li futbolcular sezonun en istekli futbolunu oynadılar ve ilk kez bu kadar iyi pres yaptılar. Sezon başında Aragones geldiğinde oluşan kanaat Fenerbahçe'nin geçmiş yıllara nazaran daha çok pres yapan bir takım olacağı yönündeydi. Hazırlık maçları ve Şampiyonlar Ligi ön eleme maçlarında azıcık emaresini gördüğümüz bu pres anlayışı, ligle beraber ortadan kaybolmuştu. 8. haftada Fenerbahçe ilk kez bu kadar çok ve önde bastı. Bunun en önemli sebebi Josico-Uğur-Selçuk üçlüsüne Semih'in de zaman zaman katılmasıyla canlı ve istekli bir orta saha kurgusunun nihayet oluşmasıydı. Bu dörtlü yaratıcılıkta aynı ölçüde başarılı olamaz belki, ama özellikle ligde rakibin oyununu bozmak için oldukça yeterli.

Rakibin oyunu daha orta çizgide bozulup, takım olarak iyi pas yapınca, bir de üzerine Bursa'nın aptallık derecesinde açık oyunu eklenince, bir gol ve bir penaltı verilmeden 5 gol geldi. Deivid, Emre ve Tümer'in de katılımıyla hücumda neredeyse problem kalmıyor. Defans hala sıkıntılı; anacka sorun defansın çoğu pozisyonda yardım alamaması. Eskiden Fener kalesine uzaktan şut çekmek için önce Appiah- Aurelio ikilisinden izin almak gerekirdi. Bu maçta Selçuk çıkınca kaleyi gören vurmaya başladı. Aslında bütün sorun orta sahadaki kadro yetersizliğinde.

Bu noktaya nasıl gelindiği meselesi, aslında bu yazının ikinci kısmı. Türkiye'deki diğer bütün takımlar gibi, Fenerbahçe'de de transferleri Yönetim Kurulu yapıyor. Hakan Bilal Kutlualp'in gidişinden beri de Yönetim'de bu konuda ciddi bir boşluk var. Aslında en önce doldurulması gereken mevki Kutlualp'in pozisyonu. Fenerbahçe'nin son 10 yılda yaptığı önemli ve faydalı transferlerin çoğunda onun imzası vardı. Ne kadar değerli bir yönetici olduğu, işte şimdi ortaya çıktı. Aslına bakacak olursanız belki de ilk kez Aziz Yıldırım doğru bir transfer yapmak üzereydi. Fenerbahçe yıllardan büyük yıldızlarını hep forvet hattına yapıyordu ve Appiah hariç orta sahaya "yıldız" bir isim hiç transfer edilmedi. Revivo, Rapaiç, Anderson, Ortega, Rebrov, Aziz Pierre, Anelka, Guiza, Alex, Kezman, hatta Nobre, hep forvete yapılan takviyelerdi ve Fenerbahçe orta sahası hep "kahramanlara" emanetti. Denizli döneminde Johnson'dan sonra, Aurelio da Daum ve Zico dönemlerinin kahramanı oldu. Aziz Yıldırım nihayet parayı orta sahaya saçmaya karar verdi ki, maalesef bu sefer de belki de başkanlık hayatının en riskli transferini yaptı. Bütün sezonu, son 5 yılın yarısını sakat olarak geçirmiş, medya ile ilişkileri sorunlu bir "Galatasaraylı'nın" üzerine bağladı. Emre Belözoğlu'ndan Fenerbahçe'nin şu ana kadar aldığı verim, neredeyse sıfır. Kutlualp'in Nobre, Aurelio ve Tuncay'da yaptığı potansiyel yıldız transferleri yapılmadı. Kemal gibi joker bir oyuncu kaybedildi. En önemli sorun, kadro derinliği kalmadı. Ali Bilgin, Burak, Can, hatta Uğur Boral, çok iyi 10 kişinin arasında arada idare edebilecek 11. ler olabilirler. Bence Fenerbahçe'nin futbolcusu değiller. İlhan, Gürhan ve Olcan gibi isimlere de yeteri kadar şans verilmedi.Üzerine bir de sakatlık problemleri eklenince Fenerbahçe kadrosu iyice çıkmaza girdi. Bir diğer problem ise gelen oyuncu seçimlerindeki mevki yanlışları. Tuncay ve Ümit ikilisi gittiğinden beri Fenerbahçe sol kanadı büyük yara aldı. Ümit'in yerine yapılan Roberto Carlos takviyesi ile bek problemi bir nebze olsun çözüldü. Ancak, açık problemi iki sezondur hala var. Uğur Boral, çok etkili bir yedek oyuncu olarak mutlaka kadroda olmalı; ama ilk 11'de değil. Bu nedenle de -hala görememiş olsak da -ne kadar kaliteli bir futbolcu olursa olsun, Selçuk, Deniz ve Maldonado'nun olduğu bir mevkiye son anda Josico'yu transfer etmek her açıdan eleştiriye açık.

Aurelio konusuna burada ayrı bir paragraf açıp, hemen sonra da kapatacağım. BEN ile sözleşmelerde bulunan opsiyon maddelerini araştırmıştık zamanında. Hatta Aurelio'nun menajerinin medyaya verdiği emsal kararı bile okuduk. FIFA, sözleşmelerdeki opsiyon maddelerini geçersiz sayıyor. Bu açıdan Fenerhbahçe yönetiminin yapabileceği bir şey yok. Ha, çok isteselerdi Aurelio'ya yepyeni bir sözleşme kabul ettirebilirlerdi belki. Ancak bu noktada da bir şeyi gözden kaçırmamak lazım. Her surat asana istediği para verilecek olursa değil Fener, Beşiktaş; Real Madrid bile batar. Takım içi dengeler açısından Marco'ya yapılan teklif -eğer kamuoyuna yansıyan doğruysa- makul bir tekliftir. Yani, burada "gönderilen" değil, "giden" bir futbolcu vardır. Bu da Marco'nun kendi seçimi. Yapacak bir şey yok. Marco sonuç olarak 30 yaşında. Yarın bir gün yerini doldurmak elbet gerekecekti. O gün biraz erken geldi, o kadar.

Bugün Mosturoğlu da aynı şeyi teyit etti. Basın toplantısında gelecek adına olumlu konuştular. Zaman içerisinde bu olumlu konuşmaların ne kadarının gerçekleştirilebileceğini göreceğiz. Ancak burada esas dikkat edilmesi gereken nokta basın toplantısında yapılan açıklamalar değil, basın toplantısının neden/nasıl yapıldığı. Bence en etkili taraftar sitesi olan antu.com, Arsenal maçı sonrası oldukça anlamlı bir bildiri yayınladı. Nihayet tribünlerde bazı şeylerin değişmeye başladığını görmek açısından oldukça önemli bir bildiriydi bu. Hocayı göndermeyin diyen, oyucuları yollamayın diyen, yönetim kurulunu istifaya değil, açıklama yapmaya davet eden bu metin; bence bugün yapılan açıklamaların temel sebebi. antu.com uzun süredir yönetimin iletişim politikasını eleştiriyordu ve belki de tek başlarına bunu değiştirmeyi başardılar.


Ancak diğer taraftarlarla olan durum bu kadar sağlıklı değil. Fenerbahçe yönetimi belki de bu alanda da bir ilke imza atıp, tribündeki önder taraftar grubunu tasfiye etmeye çalışıyor. Burada durup, bazı şeyleri iyi tespit etmek lazım. Dünyanın her tarafında, geniş destek bulan her takımın mutlaka başat bir veya bir kaç taraftar grubu vardır. (Flying Dutchman bu gruplar üzerine harika yazılar yazıyor. Tavsiye ederim) Bu grupların bir numaralı görevleri ise her yerde aynıdır: Stadyumdaki tezahüratı yönetmek. 100 kişilik, her biri ayrı birer usta olan senfoni orkestralarının bile bir "şef"e ihtiyacı vardır. Yoksa aynı anda çalamazlar. O zaman 50.000 kişilik bir koronun da şefe ihtiyacı vardır. Grubun lideri etrafındaki 10-15 kişiyi, onlar bütün grubu, grup bulunduğu tribünü, o tribün de bütün stadı yönetir. Liverpool için de, Beşiktaş için de, Milan için de bu aynıdır. İşte Fener yönetimi bu etkili grubu tasfiye etmek istedi. Buna yol açacak gerekçeleri tartışırsak, zaten uzun olan yazı iyice çekilmez hale gelecek. Doğrudur yanlıştır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki Genç Fenerbahçeliler'i bu hale getiren, yani Frankestein'ı yaratan yine Aziz Yıldırım'dır. Şimdi onu yok etmeye çalışıyor. Esas mesele, bunu oldukça yanlış bir zamanda yapmaya çalışması. Herhalde yönetim, takımın bu kadar kötü gideceğini hesaba katmamıştı ki, böyle bir işe girişti. Yönetimin haklı olduğu yönler olduğu kadar (GFB'nin lisanssız ürün satması, başka koltukları gasp etmesi gibi); haksız olduğuı yönler de var (En başta bunun diğer taraftar gruplarına anlatılamaması, bu gruplarla makul zeminde uzlaşılmaması vs.). Ancak, bunların hiç biri benim gibi "sıradan" taraftarları ilgilendirmiyor. Ben Fenerbahçe tribünlerini eskisi gibi coşkulu, birlikte ve etkili görmek istiyorum. Bunun için de tribünlere şef olacak bir grubun varlığı şart. Bunun ismi ise hiç önemli değil. Zira önemli olan Fenerbahçelilik kimliği. Grubun kendi kimliği değil. Bu boktada Çarşı örneği isabetli olabilir. Zira kendi kimliklerinin Beşiktaş kimliğinin önüne geçtiği noktada kendileri fesh ederek, bir bakıma önemli bir ders verdiler: Kimse takımdan büyük değildir.

Fenerbahçe ile ilgili aslında yazılacak, çizilecek daha çok şey var; ama şimdilik burada bırakalım. Özetlemek gerekirse, takımın kefeni yırttığını söyleyebiliriz. Eğer Eskişehir ve Galatasaray maçları da kazanılırsa takım artık iyice şampiyonluk havasına girer. Deivid, Vederson, Emre ve Tümer gibi önemli eksiklerin iyileşmeleri ve devre arasında da doğru yerlere yapılacak (orta sahanın solu, Appiah tarzı oyunun iki tarafını da iyi oynayan bir MC) doğru transferlerle Fenerbahçe en azından ilk ikiye girer. Ancak şu görünen manzara bir ihtimal için umutlu olmamı sağlıyor ki, o her şeyden önemli:

Baktığınız zaman, Fenerbahçe bütün başarılarını her şeyin süt liman olduğu zamanlarda kazandı. Ekonomik açıdan güçlüyken, kadro iyiyken, hoca takımın başındayken, taraftar destek verirken, yönetim bunalımları yokken. Galatasaray ise son 5 senede kazandığı iki şampiyonluğu da(önceki dönemleri, maaşlar ödenmeden kazanılan UEFA Şampiyonluğu'nu saymıyorum bile) olağanüstü şartlarda kazandı. Parasızlık, kulüp içi muhalefet, hoca değişiklikleri, idmana çıkmayan futbolcular, kadro sıkıntısı...Şimdi Fenerbahçe benzer problemler yaşıyor ve ilk kez bu süreç hoca gönderilmesi ya da yönetim istifası ile değil, ne olursa olsun soğukkanlı bir şekilde çözülmeye çalışılıyor. Eğer başarılır ise, bu kadar kötü başlayan bir sezon, zaferle biterse ,Fenerbahçe bence Dünya Kulübü olma yolundaki son engeli de aşar. Belki de ilk kez olumsuz şartlar altında kazanılacak bir şampiyonluk, bir kaç şampiyonluğa bedel olacaktır. O nedenle bence Fenerbahçe tarihinin en önemli süreçlerinden birisini yaşıyor. O nedenle de bu sezonun sonunu dört gözle bekliyorum.

Ekim 26, 2008

Devrim

Bu kadar isyan içeren yazıdan sonra "Devrim" başlıklı post'un altından haydi eylem yapalım ekseninde bir yazı çıkması beklenirdi belki ama ben sadece filmle yetineceğim şimdilik. Merak etmeyin, sadece kendi isyanımı en uçta yaşamak için sıkıyorum. Patlayacağım birisine bir gün, sonum F tipi olacak. :D

Sanırım ben propaganda filmlerini seviyorum. Her dönemde yapılası filmlerdendir ben için. Amerikan propagandası olsun, Rus propagandası olsun izlerim, memleketim propagandası olunca daha bi güzel oluyor insanın hoşuna gidiyor. Eleştiri de var filmde ama "iyilik" daha ön planda. Ben oldukça beğendim filmi. Üç Maymun'u izleyecek nefesi bulamadım kendimde, çok dramatik bir hikayesi varmış gibi geldi. Bir de filmin Cannes'dan ödül alması korkuttu beni biraz, çok sanatsal falan çıkacak da yorulacağım diye gitmedim. Ama onu da izleriz elbet.

Bu ara sanırım bir Türk filmi patlaması yaşıyoruz, Aşk Tutulması, Üç Maymun, Devrim Arabaları, Mustafa... Aşk Tutulmasını çok merak ettim, hep yabancıların romantik komedilerini izliyoruz, belkş mizah anlayışımızın küfür etmekten öteye geçtiği şirin bir film olabilir diye düşünüyorum. Bakalım, kısfmet..

Kopma Anı #2

You wanted a monster. You got one.

Ekim 25, 2008

Tekel..


Niyeyse uzun zamandır benim aklıma tekel dendiğinde ilk olarak Türk Telekom, ikinci olarak da Microsoft geliyor. Kendi kendime diyorum ulan başka tekel mi yok.. Neyse..

Dün OnS'dan mail aldım, "anarşik mi olacaksın başıma" içeriğinde bir mail, cevaben; "evet olacağım", hatta hırsımdan kaynaklı 2 Kasım'da Ankara'da Öğrenci Kollektiflerinin mitingine bile katılma isteği var içimde. Kesin katılmam ama bir şey de dürtmüyor değil.

Her neyse, anarşi(!) içerikli yazılarımıza bir yenisini daha ekleyelim.. Bunu da bildirgec.org'da gördüm, 1 Kasım günü sabit telefon kullanılmama kararı alınmış. Bunun nedeni de yüksek telekomünikasyon (özellikle internet) ücretleri ve kalitesiz hizmetmiş. Uzun zamandır telekomünikasyona verdiğimiz paranın bana çok koyduğunun söylüyordum isabet oldu. Bu gazımı da alır bari bu. Aslına bakılırsa benim bir gün sabit telefon kullanmamam Telekom'a koyar mı? Koymaz, çünkü haftada 2 kere falan kullanıyorum zaten. Ama belki kullanan birine denk gelir. Biz de böylece Turkcell-Vodafone-Avea üçlüsüne para kazandırmış oluruz. Ulan! Yanlış oldu, bunu demeyecektik.

Bu arada bir de Ankara'da toplu taşıma kullanmama kararı alınsa da İ.MG görse gününü (gününü demezdim burada ama blogger'ın kapatılması için bir malzeme de biz vermeyelim şimdi).

Dünün Devamı

Dün gece bir karikatür bulduğumdan ve bu karikatürün ülkemizin yerini nasıl gösterdiğinden bahsetmiştim. Teknik aksaklıkları gidermiş olmanın verdiği mutlulukla (ne kadar trajik değil mi? mahkeme kararını deldiğimiz için hepimiz haz duyuyoruz, ve bunun yanında zerre kadar rahatsızlık duymuyoruz) karikatürü paylaşıyorum.

Sansüresansür

Trendometre'de blogger'a erişimin nasıl gerçekleştirileceği konusunda güzel bir metin var. Ek program, dosya falan gerekmeden blogger'a bağlanabiliyorsunuz. Linki de budur. Ben yaptım, gayet güzel çalışıyor, resim de ekleyebiliyorum, iki yana yaslayadabiliyorum :D.

Kara Cuma

Yine resimsiz ve iki yana yaslanmamış bir yazı, onlar kapattı ya, daha bi yazasım geliyor. Neyse, konuya geleyim, biraz önce ekşisözlük'e girdim, ve sol frame'de gördüğüm şudur; 24 ekim 2008 taksim olayları, 24 ekim 2008 blogger a erisimin engellenmesi. Takip edememiş olanlar için akp karşıtı öğrenci gösterisine polis orantılı güç kullanara müdahale etmiş (!), diğerini zaten bir önceki postta irdeledik.

Evet, ifade özg...

SANSÜR!

Öncelikle kişisel bir bilgi vermek istiyorum bu yazıya başlamadan önce. Ve lütfen bu bilgiyi alır almaz küfretmeye başlamayın şahsıma, çünkü hepimiz aynı kafadan değiliz.

Bilgi: Ben hukuk fakültesi'nde öğrenciyim.

Bizler fakültedeki eğitimimiz süresince olaylara iki açıdan bakabilmeyi öğrenmek amacıyla, ve her haksız görünenin de haklı olduğu bir nokta olabileceğini görmek üzere eğitim alıyoruz. Tam ben kendimi bu konuda yeterli görmeye başlamışken neyi hedefleyerek karar verdiğini, teknolojiden bihaber yaşayan, özgürlükler hakkında zerre kadar fikri olmayan, cezaların şahsiliği ilkesine dair en ufak bir fikri olmayan bir meslektaşım(!) olduğunu gördüm. İşbu nedenle de kendimi sorguladım, acaba bir hedefi vardı, veya yaptığı işlemin mantıklı bir gerekçesi vardı da ben mi göremedim. Aradım aradım bulamadım.

Neyse, eminim üzerime vazife değildir ama bu karar nedeniyle "hukuk" adına özürlerimi sunuyorum. Ve bu "hukuk" bildiğimiz "hukuk" değil artık. Hamdolsun ki Youtube, wordpress ve blogger'a bulaşılması sonrasında hukukun tüm ilkelerini bir kenara bıraktık. Afiyet olsun.

DN: Güzel bir karikatür bulmuştum, güzel ülkemizin konumunu gösterir nitelikte, resim eklemeyi şu şartlar altında beceremediğimden daha sonra edit olarak eklerim. Pardon, editlememe gerek kalmaz büyük ihtimalle, başka bir sansür haberine kullanırım artık.

Edit: İki tarafa yaslamaca.

Ekim 22, 2008

Lades



PES oynarken, hangi takım olursam olayım, ilk iş olarak yaptığım bir şey var: "Edit Players"'da iki stoperin arasını daraltıp, defans bloğunu da birer adım geri çekmek. Futbol dahisi olduğumdan ya da çok iyi oynamamı sağlayan özel bir taktik olduğundan değil. Genellikle rakip Barcelona, Real Madrid, Inter, Liverpool veya Arsenal gibi üst düzey rakiplerden biri olduğu için hem çabuk, hem teknik, hem de iyi gol vuruşlarına sahip oyuncuları var (Bkz. Adebayor). İki stoperin arasını daraltarak bir stoperi geçen bir ara pasına diğerinin müdahale edebilmesini veya da en azından kaçan adama yetişebilmesini sağlamaya çalışıyorum. Defans bloğunu azıcık geri almak ise takımı geriye çok gömmeden, kaleciye çıkıp açıyı kapatacak kadar fazla ve fakat pas atılan forvete topu rahatlıkla kontrol edip pozisyon almasına izin vermeyecek kadar az bir mesafe bırakmış oluyor. Yani en azından amaç bu. Ha, olur olmaz o ayrı mesele.

Şimdi verileri girelim. Arsenal: Dünya'nın yaş/kalite oranına vurduğunuzda kesinlikle en iyi takımı. Özellikle ileri hattın hepsi çok teknik, kaliteli, ayağa tek pası çok iyi oyuncular. Ayrıca bu yetenekler, henüz hala çok genç olduklarından (ortalama 22, Silvestre'yi çıkartırsanız 21), çok hızlılar, çabuklar ve müthiş bir pres gücüne sahipler.

Fenerbahçe: Defansın ve orta sahanın göbeğinde problem var. Kayserispor'un adını ilk kez duyduğum, Adebayor'un 1.5 gömlek aşağısı forveti hat-trick yaptı. Üç gol de araya atılan paslardan. Aynı golu iki gün önce Kocaelispor da attı. Wenger bu maçların hepsinin kasedini izledi mi, izledi.

Çözümünüz ne olur? Gayet basit. İki stopere aralarını çok açmamalarını tembihlersiniz, beklere bir gözlerinin kademede olmalarını söylersiniz ve defans çizgisini çok ileri çıkarmazsınız ki, rakibin hızlı forvetlerine istedikleri boş alanı bırakmayın. Gömülmeyecek kadar ileride, ancak kademeye girmeye, oyuncuya boş alan bırakmayacak ve kalecinin çıkmasına yetecek kadar da geride (FM'nin taktik ekranında sadece bunu ayarlamayı sağlayan bir tuş var). Ön liberolarınızdan tekine de özellikle top rakibe geçtiğinde iki stoperin arasını kapatacak şekilde geçmesini söylersiniz ki, pas atacak alan/alternatif daralsın. Zira orata sahanızın her an top kaptırma ihtimali var.



Realite: Fenerbahçe ofsayt taktiği oynamaya çalışıyor. Ya da o kadar öndeler ki, mecburen yapacak başka hamle kalmıyor ve rakip ofsayta düşürülmeye çalışılıyor.

Sonuç:
Dk. 10: Fenerbahçe'nin yediği ilk golde Edu ile Lugano'nun arası yaklaşık 10 metre. İkisinin Fener kalesine uzaklığı 45, orta çizgiye uzaklıkları 5 metre. Adebayor 40 metreyi 4 küsür saniyede koşuyor: 1-0.

Hadi akıllanmadın diyelim, sadece 1 (yazı ile bir) dakika sonra yine aynı pas, bu sefer Edu ile Carlos'un arası 10 metre. Walcott geçen sene kendi ceza sahasından aldığı topu gitti, attı, geldi. Hızlı ve teknik yani: 2-0.

Yine bir ara pas. Edu bu sefer Diaby ile karşı karşıya. Lugano kadrajda bile değil. Liglerin en ağır ön liberosu arkadan top çalmaya çalışıyor. Teknik bu çocuklar demiştik değil mi? Çaprazdan uzak direk dibi. L2+Kare: 3-0.

Bunun ismi bile bile ladestir.

Benim kuş kadarcık futbol bilgi ve tecrübemle oyun başında akıl ettiğim şeyi, Aragones'in ve futbolcuların akıl edememelerine inanamıyorum. Ha, futbol işte bu. Guiza ilk yarının sonunda ve ikinci yarıda o iki golü atsa belki de şimdi mutluluktan sarhoştuk, üzüntü yerine. Kim bilir belki de o zaman maç 7-3 filan biterdi belli olmaz. Zira Arsenal 4. golsen sonra tam anlamıyla durdu. Bu maç bana Daum dönemindeki 6-2 biten Man Utd. maçını hatırlattı. 6-6 bile olabilirdi ya o maç. İşte bu maç da öyle bir maçtı sanki. Beni üzen 5 gol yemek değil, gollerin bu kadar lades, bu kadar göz göre göre olması. Fabregas 30 metreden çaksa içim yanmayacak.

Diyecek çok şey daha var da, neyse. Başka postlara...

Ekim 20, 2008

Vector Tower Defense


Geçen gün bir yerde en iyi 150 flash oyun listesi gördüm (buradan erişebilirsiniz), bu liste benim hayatımı karartan listedir. Özellikle Vector Tower Defense denen oyun ömrümü resmi olarak yemiştir. Sizlere tavsiye ederim, siz de yedirin.

DN: Aman diyim, işte sardırmayın, bir oyun bir saat kadar sürüyor.
Oyunun linki de budur.

Galatasaray - Trabzonspor Maç Ertesi

Maç öncesi yazısı yazdık maç sonrasında da yazalım. Galatasaray'ın maç için kadrosu ne kadar garip desek de oldukça iyi bir oyun oynamışlar. Çok pozisyon vermişler ama ondan daha fazlasını kaçırmışlar. Elle gol atmışlar falan demenin alemi de yok, o gol olmasa bir başkası mutlaka olurdu, kaldı ki bence o karambolde Servet o kadar çabuk düşünüp eliyle vurmuş olamaz.


Bunun yanında maçta en çok şaşırdığım şey Serkan Balcı oldu. Maçın ilk yarısında garip işler yaptı (pozitif manada). Fenerbahçe'de Daum döneminde içeriye kat etmeye başlamıştı sağ kanattan bindirdikten sonra. Bu maçta yanlış saymadıysam 3 tane arapası vardı, ve hepsinin sertliği falan çok güzel ayarlanmıştı. Yattara oyuna girdikten sonra bildiğimiz Serkan Balcı'ya döndü, o anda "hoh! ben yanlış gördüm herhalde, işte bildiğimiz ve beklediğimiz Serkan bu" dedim.

DN: Arda orta yapmış. Aksine kendisini bile inandıramaz bence.

İrade sınamaları ve meslek seçimleri


An itibariyle çıkmak üzere olan oyunlar listesi:
21 Ekim- FarCry 2
28 Ekim- Fallout 3, Red Alert 3 (Evet, evet ikisi de aynı gün. Bundan sonra her yıl bu günü "Oyun Bayramı" olarak kutlayacağız)
Kasım başı- FM 2009. İlk kez 3D maç motoru ile beraber.
Hemen akabinde StarCraft 2, büyük ihtimalle yılbaşından sonra da Diablo III. Ki bakın sadece headline'ı saydım, alt grupları insafınıza bırakıyorum.

Ayrıca, hala sadece %10'u bitmiş bir GTA IV ve sonuna kadar oynanmayı hakeden ancak yalnızca iki bölüm geçilebilmiş bir Star Wars: Force Unleashed içeride beni bekliyor. Belki de tarihin en iyisi bir FIFA'yı ve taptaze, fırından yeni çıkmış PES 2009'u saymıyorum bile...

Benim ise şu an HeinOnline isimli bir makale portalında uluslararası ticari tahkimde tahkim antlaşmalarının bağımsızlığı üzerine bir araştırma yapmam gerekiyor. Bazen içimden Bilkent İşletme'de okumak geçiyor. Moot Court'muş, İcra-İflas'mış ne uğraşıcam değil mi?

İnanın bana ÖSS yılında bile iradem bu kadar sınanmamıştı.

Ekim 19, 2008

Galatasaray - Trabzonspor

Bu akşamı gariplikler akşamı ilan ediyorum. (Bkz: Bir önceki post)
Maç öncesi yazısı gibi bir şey aslında, an itibariyle maçtan haberdar değilim ama Galatasaray rekor gariplikte bir kadroyla sahaya çıktı.


De Sanctis
Sabri - Emre - Servet - Hakan Balta
Meira
Ayhan
Arda - Lincoln - Kewell
Baros

Bu takımda 5 tane defans, 4 tane forvet, 1 tane orta saha oyuncusu var. Umarım bu kadro bir tek bana garip gelmiyordur.

Trabzonspor yedek klübesinde ise Yattara gibi bir adam var, Hakan Balta'yı top etme potansiyelini fazlasıyla barındıran. Bakalım, nasip kısmet. gollü beraberlik diyorum.

Ergenekon Ltd. Şti. A.Ş.


Malumunuz Ergenekon davası Silivri'de görülmeye başlanacak yarından itibaren. Silivri esnafı ise durumdan memnun. Oldukça karlı bir dönem onları bekliyor. Lokantalar, oteller, pastaneler karlarını katlayacaklar, turist akını olacak yarından itibaren.

Memleket çok garip, dava dolayısıyla turist akınının yaşandığı bir ülkedeyiz.

Ekim 18, 2008

Kopma Anı

Filmlerde esas oğlan kameraya bakar, flashback olur, ölmüş karısı ekrana gelir, "hadi, daha her şey bitmedi" der. İşte bu an film için kopma anıdır. İşte bu anda artık arkanıza yaslanın ve esas oğlanın kötü adamları teker teker nasıl öldürdüğünü izlemeye başlayın.

Rocky'nin dayak yemekten bıktığı ve insanları dövmeye başladığı andır.


Mickey: Get up you son of a bitch! 'Cause Mickey loves you!


Veya Max Payne'in kralın oğlu gelse öldüreceği andır,


Michelle Payne: It's not over Max!
Veya Dire Straits - Telegraph Road'da 10.05'ten sonrasıdır, konserde olup müziği gerçekten hissetmektir o noktada. The Killers - All These Things That I've Done'da 2.38'den sonrasıdır.

Bu arada bu post'ta bunca film varken neden Max Payne? Çünkü biraz önce ondan geldik. Film vasat, insan film boyunca ne zaman Third Person Shooter tadında bir film izleyeceğiz diye bekliyor. Çünkü oyun filmlerinin klasiği haline gelmişti artık oyun benzeri görüntüler vermek. Crank'te bir noktada dönmüştü, Doom'da dönmüştü, Hitman'de dönmüştü. Pavlov'un köpeği gibi hissettim kendimi, her oyun filmi gördüğümde TPS kamerası bekliyorum. Aslında en güzel malzeme bunda çıkardı TPS kamerasında, yana doğru zıplamış görüntüyü yavaşlatmış kurşun saydıran bir Max Payne iyi olurdu...

DN: Bu arada Crank'in oyun filmiyle ne alakası var diyenler çıkabilir, yönetmen bilgisayar oyunu yönetmenliğinden gelmekteymiş, o alaka.

Chop Chop!

Chop Chop!

An exhortation to hurry-up and get moving, usually accompanied by snapping of
the fingers.

Bu kullanıma geçen gün Lock, Stock and Two Smoking Barrels'da rastladım. Hastası oldum. Her zaman her yerde kullanıyorum, hevesim geçer yakında..

Ekim 16, 2008

Utanırsınız...



Bu aralar Queen+Paul Rodgers'ın son albümü The Cosmos Rocks'ı dinliyorum. Ayrıyeten de, nasıl olmuş, nasıl kaçırmışım bilmiyorum ama, çok daha önceden çıkan ve benim yeni keşfettiğim/umursadığım/dikkate aldığım konser kayıtları Return of the Champions var tabii. Kendimi bu albümlere kaptırmışken uzun zamandır beni rahatsız eden bir mevzu hakkında da bir iki kelam etmek istedim.

Şimdi biliyorsunuz, özellikle internetin yaygınlaşması ile artık "fan"ı olduğumuz kişi/grup/oyun vs. hakkında istemediğimiz kadar çok bilgiye sahibiz. Ayıptır söylemesi tuvalete gittiklerinde haberimiz oluyor. (Ki Rolling Stone bir önceki sayısında Amy Winehouse'un evindeki her türlü halini anlatmıştı misal...) Ürün ortaya konmadan önce de ya pazarlama amacıyla kasıtlı olarak verilen ya da bir şekilde sızan materyaller binlerce kişi tarafından paylaşılıyor, ıncığına kadar inceleniyor, daha piyasaya çıkmadan da notu veriliyor. En abartı örnek en son Diablo III hadisesinde yaşandı. Diablo III'ün ilk ekran görüntüleri yayınlandıktan sonra, bir kısım insan o görüntüleri alıp, Photoshoplayıp, "Diablo öyle değil, böyle olmalı." diyerek Blizzard'a geri yolladı. Düşünebiliyor musunuz siz, bir grup fanın misal Guns n' Roses'ın ilk singleından sanra şarkıyı baştan çalıp, yaptıkları kaydı Axl Rose'a "Aha bunu böyle yapın albümde" diye yolladığını. Ayıp, en hafif tabiri ile...Sırf görüntü üzerinden eleştiri belki bir noktaya kadar olabilir, ama iş "Bu böyle olmalı" noktasına gelince bence çizgi fazlası ile aşılmış oluyor.

Peki bu konu ile Queen'in alakası ne? Aslında bütün bu düşünce zincirini benim en yakın, en sevdiğim arkadaşlarımdan biri başlattı. Kendisi tam bir Queen hayranı. Bütün albümler, DVD'ler, neredeyse her şarkıyı ezbere bilir vs. Kendisine "Abi Cosmos Rocks'ı dinledin mi?" diye sorduğumda, daha albümü bir kere bile dinlemeden "Ya bırak Freddy'siz Queen mi olur? O ne öyle berbat." deyince bende sigortalar atıyor tabii. Tabii Freddy'siz Queen olmaz, zaten o yüzden grubun adı Queen+Paul Rodgers. Keza bu arkadaşım, Spielberg'ün Münih filmine "Yahudi propagandası işte" diyerek, bütün ısrarlarıma rağmen gitmedi. Sonra tesadüfen CNBC-E'de izlemiş, şimdi bayılıyor. E dedik sana değil mi?


Kısacası bu önyargı konusunda gün geçtikçe daha çok sinirleniyorum. Bir işi görmeden, okumadan, dinlemeden yapıştırılan etiketler gerçekten çok sinir bozucu. Belki de ucundan kıyısından, sanata, üretmeye, bir şeyler ortaya koymaya bulaştığımdan olsa gerek, bu konuda azami bir özen gösteriyorum. Zaten, ilahi adalet mi desek, bu etiketler bir şekilde yırtılıp atılıyor. Misal, çok iyi hatırlıyorum son Rocky filmi vizyona girmeden önce millet demediğini bırakmadı. Bu yaşta Rocky mi olurmuş da, baymamış mı da...Ne oldu sonra? Ayıla bayıla izlemediniz mi? IMDb'de 8 küsür almadı mı? Şimdi filme laf eden bir tane adam yok. Eminim o arkadaşım da yarın bir gün Cosmos Rocks'ı bir yerde dinleyecek, eski Queen'in kötü bir taklidi olmadığını, orijinal Queen ekibinin rock tınıları ile Rodgers'ın blues geçmişinin muhteşem bir işbirliği olduğunu, ortaya konan işin yepyeni bir sounda sahip olduğunu anlayacak ve sonra zevkle dinlemeye başlayacak. Ya da belki nefret eder, o da olabilir, ama en azından neden nefret ettiğini bilecek ki, buna da kimse birşey diyemez. Peki ya severse önceki lafları ne olacak? Hani Metallica bitmişti, artık iyi albüm yapamazdı, ne oldu? Diablo III gerçekten süper bir oyun olursa o Photoshopçılar yerin dibine girmez mi? O fragmanı izleyip, yerin dibine soktuğunuz film ya o kadar kötü değilse?

Lütfen, sanata saygı, üretime saygı, görmeden eleştirmeyin..

Utanırsınız...