Ocak 29, 2009

Akbaba

Bu iğrenç yoğunluk sonrasında insan kolay kolay kendini kaptırdığı şeylerden soyutlayamıyor. Bu aralar okul, yarışma ikilisi arasında pert olmuş vaziyetteyim. Yavaş yavaş bu havadan çıkacağım ama bu gerçekleşmeden uzun zamandır yazmak istediğim bir şeyi yazayım.

Biz fakültedeki geçirdiğimiz süre boyunca her şeyi sınıflandırma eğilimi içerisinde oluyoruz. Yani A kavramı kendi içerisinde B, C v D kavramlarından oluşur. Tabi bunların her biri de kendi içlerinde 3’e 4’e ayrılır. Ben kendi yaptığım tasnif içerisinde Avukatlığı 3’e ayırmayı uygun buluyorum. Dava öncesi, dava ve dava sonrası avukatlığı olarak. vulture4Sondan başlarsak, dava sonrası avukatlığı kimsenin sevmediği insan olan (sanırım genel olarak avukatları kimse sevmiyor ama) icra avukatlarından teşekkül etmekte. Bu insanlar her şey bittikten sonra gidip sizin evinizden buzdolabınızı, borcunuzun ve malvarlığınızın genişliğine göre uçağınızı alan insanlar. Ben kendi tasnifim içerisinde bu insanları akbabalara benzetiyorum. Bunun nedeni de savaş sonrası her şey bittikten sonra, karnını doyurmayı isteyen akbabaların savaş alanı üzerinden insan bedenlerinden beslenmesine benzetiyorum bu süreci. Bu pek tabii ki doğal seleksiyon içerisinde olması gereken bir şey. Birileri ölecek, birileri onları yiyecek. Bu söylediklerim asla akbabaların yaptığı işi küçümsemek değil, nitekim ölüyü bulmak, herkesten önce bulmak, neresini yiyebileceğini belirlemek zor iştir. Tıpkı icradaki borçlunun bulunması, uygun tebligat yapılması, diğer alacaklılar alamadan kendi alacağınızı almayı sağlamak gibi.

Warrior_1.preview İkinci aşamayı ise dava avukatlığı oluşturuyor bence. Dava avukatları dilekçe yazıp, dava açan, temel dayanaklarını oluşturarak iş yapan insanlar. Diğer avukatlardan daha iyi dertlerini anlatması gereken, karşısındakini etkilemekte başarılı insanlar olmaları gerekiyor. Bu sınıf da doğrudan cephede göğüs göğüse çarpışan insanları andırıyorlar bana.

WPS_EpauletChiefÜçüncü aşamayı ise dava öncesi avukatlık oluşturuyor. Dava öncesi avukatları, müvekkillerinin başlarına gelebilecek hukuki meseleleri öngörüp onlar gerçekleşmeden tedbir almayı hedefleyen insanlar. Buna göre, müvekkillerinin muhtemel hasımlarının muhtemel husumet doğduktan sonra içerisinde bulunabilecekleri muhtemel davranışları tahmin edip, müvekkil aleyhine netice verebilecek davranışların gerçekleştirilmesini engelleyip hasmın vekilin istediği yönde hareket etmesini sağlamayı hedeflerler. Bu tanımı biraz önce ben uydurdum. Ama tanım içerisindeki her muhtemel kelimesi işi bir kademe daha zorlaştırıyor. Çünkü her birinde olasılık artıyor. Olay hukukçuluktan çıkıp risk analistliğine dönüyor. Savaş benzetmesi kapsamında da dava öncesi avukatları ordu yöneten generallere benzetiyorum. Nitekim savaş alanında da nereden saldırı gelebileceğini tahmin ederek askerleri ona göre konuşlandırmak ve en verimli noktada pozisyon almak harita başındaki komutanlar tarafından yapılmakta. Dava öncesinde tahminlerde bulunabilmek için her alan hakkında, bütün riskler hakkında fikir sahibi olmayı gerektiriyor. Bu gereklilik uzmanlaşma ihtimalini bir nebze ortadan kaldırıyor. Düşünsenize, bir yandan “ben sadece lojistikten anlarım” derken, öbür yandan “ama adamların topları bizim mevzilerimizi deler” diyemezsiniz.

Tabii şu bir gerçek ki komutan olabilmek için önce asker olmak gerekiyor. Ama bu avukatlık konusunda ne kadar doğru onu bilmiyorum, buradan tartışma çok gezen mi çok bilir yoksa çok okuyan mı tartışmasına gider, ki bunun içinden an itibariyle çıkabilmem mümkün değil. Ama netice itibariyle verimli bir hukuki yardım sürecinde bunların herbirinin bulunması elzem (işte bu noktada gördüğünüz R’ye takmış bir insan). vitesBana sadece üçüncü aşamada bulunmak daha keyifli görünüyor. Sanırım benzetmelerden de bu anlaşılabiliyor.

Not: Aksi pencereden bakılırsa da ilk Aşama – Cerrah, ikinci aşama – iç hastalıkları uzmanı, üçüncü aşama – pratisyen hekimliği andırıyor. Nereden baktığınızla alakalı yani olaya.

Bürokrasi

bureaucracy1 Mart ayı sonunda ve nisan ayı başında birer defa yurtdışına gitmemiz gerekiyor. Bunu Türkiye Barolar Birliği, Ankara Barosu ve Ankara Üniversitesinin sağladığı kaynaklarla gerçekleştireceğiz. Okuyan olursa oralardan bir yerde kendilerine teşekkür ederiz ama bu bürokrasi denen şey iğrenç bir şey. Sırf bu saçma kavram dolayısıyla mart sonunda Almanya'ya gidip geri gelip, 2 gün Türkiye'de kalıp Avusturya'ya gideceğiz. Arada sadece 2 gün Türkiye'de kalacağız. Dünya'nın en saçma şeylerinden biri, bunu bize okul zorunlu kılıyor ve bu hamlesiyle kendisine 150*8 Euro para geçirmiş oluyor. Ama bürokrasi laf dinlemez, anlatamadık.

Ocak 17, 2009

Yazacak bir şey bulamamak

Bir zamanlar ekşi sözlük'te oldukça popüler bir başlıktı. Sözlük'e her gün en az beş entry döşemeyi alışkanlık haline getirmiş kitlenin, gün gelip de yazacak bir şey bulamadığında girdiği ruh hallerini anlatıyordu. Çok şükür, 8. nesil "yeşilcik" yazarlar, "Mini etekli kızlara tecavüz mubahtır" gibi başlıkları ile bu boşluğu fazlası ile dolduruyorlar. Her daim "ayar" verilecek bir kısım bekliyor orada.

Burada ise gördüğünüz üzere baya bir süredir hareket yok. Galiba büyük ölçüde İ. Melih hakkındaki öngörülerimizin tamamen tersine çıkmasından kaynaklanıyor. Ben hala Erdoğan'ın mecbur kaldığını düşünüyorum ama, neyse...Girmeyelim bu mevzulara şimdi.

Aslında uzun süredir buranın sessiz kalmasının iki sebebi var: 1) Paradoksal bir şekilde yazılacak oldukça fazla şey olması. Savaş, kriz, doğalgaz faciaları, ergenekon, Kaka'ya verilen servet gibi oldukça zengin başlıklar var önümüzde..Galiba hepsinin hakkını ermek gerekiyor.
2) Bu başlıkların hakkını verecek zamanın olmaması. Aralık-Ocak dönemi, BEN ve benim için [:))] kabus gibi geçtiğinden, galiba ne halimiz ne de vaktimiz kalıyor. Artık biraz daha rahatladık sayılır..Söz size, daha fazla boş bırakmayacağız buraları...

Şimdi gelelim şu Ergenekon meselesine....

Aralık 27, 2008

Bahşiş


Bir insanın simitçiye 100 YTL bahşiş vermesi için kaç lirasının olması gerekir?

Aralık 26, 2008

İ.


BEN aşağıda yazmış aslında birazını. Ben devamını getireyim. Kılıçdaroğlu ile yaptığı tartışmanın hemen akabinde evdekilere de söyledim. Eğer İ. Melih hakkında kopan bunca kıyametin arkasında Tayyip yoksa, bütün Troya kafama yıkılsın.

İ. Melih, 15 senedir belediye başkanı. Bu süre zarfında sadece Emin Çölaşan bin tane yazı yazdı bu adam hakkında. Hangisi, Çölaşan'ın kendi gazetesi Hürriyet'te bile manşet oldu? Hele de AKP iktidar olduğundan beri İ.Melih ile ilgili her şey Ankara eklerinin kenarında köşesindeydi. Yazıyor muyuz hocam, yazıyoruz. Yersen.


Derken birden bire, İ. Melih hakkındaki iddialar baş sayfalara taşınmaya, haberlerde kullanılan sıfatlar da sertleşmeye başladı. Herkes kördü, sağırdı, sanatın içine s.çan İ. Melih'i çok kibar bir belediye başkanı sanıyordu da, sanki Kılıçdaroğlu ile kavga edince anladılar neyin ne olduğunu. Geçen sene Emin Çölaşan'la yaptığı açık oturumda da çok farklı değildi. O zaman bu kıyamet niye kopmadı?

Bütün bu kampanyanın organizatörü bence Tayyip. Kendisi İ. Melih'in yeniden başkan olmasını istemiyor. Medyaya şimdi yansıyan kamuoyu araştırmasından kendisinin haberi vardı çok önceden tabii ki. Ve daha neler kim bilir? Ayrıca geçen seçim sırasını beklemesi söylenilen Keçiören Belediye Başkanı'na da verilen bir söz var. Tayyip verdiği sözü tutmak zorunda, yoksa tabandaki imajı çizilir. Fakat, aday gösterilse büyük ihtimalle kazanacak bir adamı durduk yere almak da olmayacak. O nedenle şu an, İ. Melih, Kılıçdaroğlu'na yem ediliyor. Talimat verilen medya da, işin üzerine atladı tabii. İ. Melih şöyle de, İ. Melih böyle. 15 sene sonra akılları başlarına geldi. Yakında bir iki dosya daha patlar ve AKP de "kirlenen" belediye başkanını çizerek, haneye bir skor daha yazar. Hem de gittikçe güçlenen bir dertten kurtulur. Keçiörenli amcaya verilen söz de tutulur ve partideki biat kültürünün önemi daha bir anlaşılır.

CHP de, kediye verilen balık kafası gibi, İ. Melih üzerinden biraz karnını doyurur. Baykal başta olduğu müddetçe CHP'nin adam olma şansı olmadığından, Karayalçın ile ilgili de bin tane iddia servise hazır fırında bekletildiğinden, oradan da iş sağlam. Biz de olanı biteni izliyoruz futbol maçı gibi. Heyecanla. Merakla.

İyi seyirler Türkiye..Uyuyakalırsan biri üstünü örter merak etme.

Aralık 24, 2008

Zaman, Geçen Zaman ve Ben

Aslında blogdan kovulmuş olmayı bekliyordum. Yaklaşık bir aydır satır yazmayınca ve hala da başlık işini halletmeyince, dedim ki kesin ONS benim yetkilerimi silmiştir. Neyse, biraz daha kredim varmış demek ki...

Bu postta biraz dertleşeyim istiyorum. Ki okuyanlar da neden yazamadığımı anlasınlar bir süredir. Aslında mazeret değil ama..Neyse.

Şimdi efenim, bildiğiniz gibi BENbeyefendi ile bendeniz bir yarışmaya hazırlanmaktayız. Viyana'da Nisan ayında gerçekleşecek bu yarışma için gerekli dava dosyaları üzerinde çalışıyoruz. Bir taraftan da dersler filan var tabii. Özel hayat filan derken, biraz yoğun bir dönem geçirdik. İşte bu son dönemde kendi hayatımla ilgili bir şey farkettim ve sanki bir anda kendini yaşlanmış vaziyette bulan 50 yaş erkekleri gibi oldum: Yahu zaman geçiyor ve ben yorulmuşum.

Diyeceksiniz ki, "Hadi oradan, daha yaşın ne, başın ne?" Aslında haklısınız ama bakın iş öyle değil. Önce ÖSS vardı, gebertici bir seneden sonra üniversiteye başladım ve hoooop kendimi Atölye Oyuncuları'nda buluverdim. Lisedeki tiyatro hayatının devamı geldi hemen yani. Atölye Oyuncuları'nda geçirdiğim sene şimdi dönip bakınca güllük gülistanlık geliyor. Ama tabii, o dönemde bardakların havada uçuştuğu kavgalar, Mahzen'de yapılan sayısız temizlik, turneler filan yorucuydu. Sonraki sene, oradan ayrılıp biraz daha zor bir iş yapmaya başladım: Kendi tiyatro ekibimi kurdum. Bütün bir ekibin, oyunun, paranın, seyircinin ağırlığını omuzlarıma aldım. Özellikle oyundan önceki son bir ay baya stresli ve yorucuydu. Sadece fiziksel değil, kafa olarak da. 19 yaşında kendi ekibine sahip olmanın verdiği gurur altında ezilip gitti bu yorgunluklar o zaman tabii, ama biraz daha biriktirdi bir şeyleri. Ve 3. sınıf. Nasıl anlatsam, nereden başlasam. Tiyatro, Moot Court, Ders, Aile ve Sevgili beşgeni içinde geçen bir yıl. Girdiğim 12 finalden ya 9 ya da 10 tanesinden kaldım desem, herhalde yeterli bir açıklama olur. Tiyatronun genişleyen ekiple ve zorlaşan oyunla (1984'ü sahneye uyarladık, bulduğumuz diğer metinleri beğenmeyince. Biz.. Ne haddimize ama değil mi? İyi oldu ya ama...) birlikte artan sorumluluğu ve stresinin üzerine Moot Court'un öldürücü deadlineları ve işlerine ek olarak, Hukuk Fakültesi'nin belki de en kazık yılı. En son, mart ayıydı galiba, Ulus'ta Affan Taner'e avazım çıktığı kadar bağırdığımı, ağzıma geleni söylediğimi haztılıyorum. Esnafın ortasında birbirimize girdik, ki beni bilen bilir, çok sakin adamımdır. O derece dolmuşum. Ailedeki trajik olaylar ve berbat sevgili durumlarını da sizlere bonus olarak veriyorum. Yaz geldiğinde galiba komadaydım, kendimi tatile nasıl attım hatırlamıyorum. Haa, bir saniye ya, tam şu an hatırladım valla. Bir de VIP Life'daki editörlük olayı başladı o zaman. Tabii..Ropörtajlar filan yapıyorduk, hırslıydık ilk başta..Vayy be.. Neyse, 4. sınıf. Moot artı okul artı dergi. Şimdi bakıyorum da, iş güç azmış ya..Gerçi 4. sınıfta da Moot'ta çok işim vardı. Neden bilmiyorum, bütün procedure bana kalmıştı. Kalmıştı da değil, üstlendim ve o öyle gitti. Eda yardım ediyordu arada. Baktık ben yapıyorum, diğerleri de yaptırıyor, Claimant'ın mesela bütün procedure'ını ben yazdım. Respondent'ta Eda da katıldı. Sonra sözlülerde iki kişi çalışmaya başladık. Ne salakmışız ya? Niye kasmışsak öyle. CISG yarışması ya. Oraya ağırlık vermiş ekip...:)))) Bak düşündükçe şaşıyorum, ne iş ya..Neyse, onu da herhalde alnımın akıyla hallettim. Ne bileyim, iyi işti. Eli yüzü düzgündü, yetişti zamanında, ne demek istediğini anlattı az çok. Falan filan, bir de dersler vardı tabii..Demem o ki, uzun uzun anlattığım her şey bu seneye kadar birikti bir yerlerde. Her kavga, her tartışma, her lanet edilesi angarya, her oyun, her kaybettiğin kişi, her başarı ya da başarısızlık, her ölüm, her acı, her endişe...Galiba hepsi birer damla bıraktı bu seneye kadar ve artık bardak ufaktan doluyor.

Baktığınızda bu sene en rahat olduğum sene. Moot'taki sorumluluğum daha az, dengeli, ekip mükemmel, derslerin sayısı az, dergi işi rutine bindi, orası da rahat, sevgili durumları düzeldi filan. Ama şimdi şunu yaşıyorum galiba. Tempo azaldı ama ben yoruldum. Hani deparı basarsınız, durunca dizlerinizde bir ağrı olur ya. Ya da alışveriş poşetlerini yüklenirsiniz, eve kadar taşırsınız, sonra onları yerleştirmek çok zor gelir, çünkü kollarınız ağrımıştır ağırlıktan, kahve kutusunu bile dolaba koymak yük olur, işte onun gibi.

Asıl sorun ise ne biliyor musunuz? Ben en çok bir şeyleri kaçırmış olmaktan korkuyorum. En yakın arkadaşlarımın çok büyük bir kısmı seneye bu günler, ona bile gerek yok Eylül'den itibaren, Ankara'da olmayacaklar. Bir çoğu ya master'a yurtdışına ya da İstanbul'a gidiyor. Sevgilim, benimle aynı ülkede bile olmayacak. Ama ben burada olacağım galiba. Bu sıkıcı şehirde, bir başına kalmak korkusunu yaşıyorum. O giden insanlarla yeterince vakit geçirmemiş olma korkusunu yaşıyorum. Arkadaşlarıma hakettikleri değeri vermemiş olma korkusu yaşıyorum. Sanki gözüm Moot'tan, tiyatrodan başka bir şey görmedi ve ben en yakınımdakilere ne olduğunu göremedim, bir de baktım ki yabancı olmuşuz gibime geliyor. En kötüsü de, o insan iki ay sonra gidecek ve benim bir daha hiç bir zaman onu yakalama fırsatım olmayacak. Ben, kimsenin gitme ihtimalini düşünmedim galiba. Ha bugün, ha yarınlar, artık yarınsız bugünlere geldiğinde; benim hala vaktimden çok yapacak işim var.

Şu blog gibi mesela. Aklımda olmasına rağmen, elimi atamadığım, bir hatırını soramadığım, iki bira için bir gecemi ayıramadığım dostlarım gibi. Son gördüğümden bu yana değişmiş, artık aynı konuları konuşmaz olmuşuz; ne onun işinden benim haberim var, ne de benim Moot'umdan onun. Şu blog gibi, derdimi anlatmaya çalışıyorum, yakalamalaya çalışıyorum; ama bazıları çoktan gitmiş oluyorlar.

İşte bu yüzden yorgun hissediyorum. Gidenlere bakmakmış meğerse en büyük yük. Şimdi onu taşıyorum. Ve işte o yüzden şimdi biraz dinlenmek istiyorum sanırım.

Ama dinlenmeye vaktim yok.

PS: Bu dertleşmeydi, bu aralar yaptığım/ilgilendiğim işlerle ilgili komik/ilginç şeyleri de yarına bırakıyorum. Resimli filan olacak onlar..Bu biraz böyle kalsın..

Aralık 19, 2008

Bir Dönemin Sonu

aziz_melih1İ.MG v. KK’den sonra bugün Türkiye’nin büyük televizyon kanallarından haberleri takip ederken bir nokta oldukça dikkat çekiciydi. Bütün haber bültenleri İ.MG aleyhine, ve onun ne kadar kötü durumda olduğunu anlatır nitelikte yayınlar yapıyordu. İ.MG v. KK’den sonra bugün haberlerde KK’nin bir başka iddiası yer buldu. Buna göre İ.MG seçimlerden önce RTE’nin nasıl zayıflatılacağı yönünde kamuoyu araştırmaları yaptırmış, ve bunun karşılığında araştırma yapan firmaya 300 küsür milyar ücret ödemiş. Bu dosya Ergenekon davası kapsamında değerlendirilmekteymiş. Önemli nokta bence İ. MG’nin artık AKP tarafından aday gösterilmesi ihtimali ortadan kalkmıştır. Bu bağlamda zaten bireysel olarak oldukça zedelenmiş bir itibara sahip olan İ.MG, artık Ankaradan ya bağımsız aday olabilecektir –ki o durumda da seçilmesi mümkün değildir- ya da aday olmayacaktır.

Aralık 18, 2008

İ.MG v. KK

Dün akşam Ankara’nın, pardon Türkiye’nin en ilginç adamını (ilginç derken lütfen yerine istediğiniz kelimeyi koyunuz), izledik televizyonda. Herkes zaten aşağı yukarı aynı şeyleri düşünüyor sanırım. Ben biraz daha sövmeden, objektif olarak bir değerlendirme yapmak istiyorum. Özellikle sayaç mevzuunda.

körüklü sayaç

İlk olarak vatandaş’a –kendimden biliyorum- mekanik sayaç vermişsin, elektronik sayaç vermişsin, farketmez. Bana sayaç alırken sorsalar ucuzu mu pahalısı mı diye, ilk olarak aralarındaki fark ne diye sorarım. Aralarındaki fark birinin hata yapma ihtimalinin yüksek olması diğerinin düşük olması ise, tamam dersin bir değerlendirme yapar alırsın. Ama şimdi bakınca, ikisi de hata yapıyor. O zaman neden ucuzunu almayayım. Birisi ön ödemeli, diğeri sonradan ödemeliymiş. Ön ödemeli alınca, belediye parayı peşin toplayıp faizi, ıvırı zıvırı toplayıp gelecek. Biz hayırsever milletiz, severiz belediyemizi kalkındırmayı. Çünkü kalkındıralım ki, belediye yanlış tahsil ettiği parayı yalnızca mahkeme kararıyla geri versin. Ha tabi vatandaş elektronik saat alırken, “baba bak burda da bunun mekaniği var istersen bunu alabilirsin” denmemiş. O zamanlar böyle bir teknoloji yoktu sanırım(!).

Şimdi İ.MG diyor ki, vatandaş gelsin, isterse ben onlara mekanik saat satarım. Elinde elektronik saat olan   ankaralı gidip bir tane daha saat alacak ki, gitsin üstüne otursun. Başka bir işe yaramaz çünkü. Ha bir de bunun yan getirileri var belediyeye, takmak için de para isterler bunlar. A, gerçi pardon, EPDK onun haksız olduğuna hükmetmişti zaten. Bu arada İ.MG, İngilteredeki 18 milyon doğalgaz saati sahibinden sadece 2 milyonunun ön ödemeli saat sahibi olduğu verisini kabul etmiyor.önödemeli

İ.MG, konuşma dakikaları hesaplandığında KK’ye fark atmış, yaklaşık 2 katı kadar konuşmuş. Burada yaptığı savunma şu oldu, KK’nin Arena’da yaptığı konuşmaları da eklemek gerektiğini söyledi, ama Ses TV’de kendi yaptığı konuşmaları saymıyor.

Eksisozluk’te yazarını hatırlamadığım bir entry beni yardı. Orada, İ.MG’ye tek rakibin Ahmet Çakar olduğu söylenmiş. İnanılmaz güldüm buna, Ahmet Çakar’ı Ankara vatandaşı yapma şansımız  yok mu?

Aralık 14, 2008

Ben mi Kurtarayım?

Tabi ki Casillas kurtaracak. Hissettim kurtaracağını zaten.

_38078990_casillas_save_apNe yalan söyleyeyim Real Madrid’in kazanmasını istiyorum, sırf şu bahis siteleri bozulsun diye. Ben tam bunları yazarken %100’lük, hatta ne %100’ü binde binlik gol pozisyonunu kurtardı. Umarım kurtarmaya devam eder ya da kurtarmasına gerek kalmaz.

Da Real’in başına bela gelecekse bu Salgado yüzünden gelecek, Henry’i tutamaz, yetişemez, penaltı yapar. hep Casillas kurtarsın. 

Aralık 11, 2008

Ömer Üründül ve Modern Futbol

Sabah televizyonda gazete okuyan amcalardan birini dinlerken bir anda Ömer Üründül dendiğini duydum. Hemen ardından gelen “Modern Futbol’da artık…” diye başlayan bir ümle kurmuş, ondan sonrasını dinlemedim ama eminim çok farklı bir şey söylememiştir. Gerçekten artık Ömer Üründül’ün “modern futbol”, “bloklararası bağlantı”, vb. kalıplarını bırakması lazım. Birazcık geliştir kendini ne olursun.

Dün gece maçın hemen ertesi, zaten maç boyunca sinirlerimiz bozulmuş Ali Bilgin’i, Maldonado’yu, İlhan’ı tamam bunlar girdi kesin kazanırız artık. Guiza ileride yalnız kalıyordu zaten, İlhan girdi artık yalnız kalmaz, falan diyecek kıvama gelmiştik ki maç bitti. Sonra Rıdvan’ı dinlemeye başladık, adam hayatımın anlamını değiştiren benzetmesini yaptı.

“Fenerli futbolcular o kadar rahat ki, tesislerde yangın çıksa 8 futbolcu ölür.”

Rıdvan resmen ekol. Onun da klişeleri var, ama Ömer gibi sadece klişelerden oluşmu yor olması 50 sene önüne götürüyor Ömer’in. Ha şimdi neden Ömer’le Rıdvan’ı kıyasladım onu bilmiyorum. Bu aralar TOEFL’a çalışıyorum da, sanırım yazıdaki her paragrafın sonunda bağlanması gerektiği gibi bir sanıya kapıldım.

Kasım 25, 2008

Day & Age

The-Killers-Poster-C11758660

The Killers’ın sabırsızlıkla beklediğim albümü nihayet çıktı, ama biraz hayal kırıklığına uğramadım diyemeyeceğim. İlk iki single (Spaceman ve Human) albümün, net, hit parçaları. The World We Live In, Losing Touch ve Neon Tiger albümün iyi şarkıları. Ama belki bugün içinde olduğum ruh halinden ya da gerçekten daha mutlu ettiğinden beni, Oasis’in albümünü (Dig Out Your Soul) beğendim çok. Ama çok hit olur bir potansiyeli yok o albümün de.

Ve bu şarkılardan hiç biri Viva La Vida’nın verdiği hazzı vermiyor bana. Geçen gün oturduk 2 saat şarkının sözlerinin analizini yaptık. Sözleri gerçekten çok başarılı. Başlangıç 4lüğü bile tek başına yeter gibi sanki.

Sert Girdik, Hızlı Çıktık

Blog uzun zamandır boşlukta, sert bir döneme girmiştik. Haftada 7 gün, günde 14 saate yakın bir ortalamayla çalıştık. Tabi kafa kaldırmadan değil, hell march eşliğinde çalıştık uzun zaman –RA2 oynadık bolca:D-. Ama onun haricinde;

-paramı ver

-paran bende yok, kime verdiysen ondan iste

-bana ne ben paramı senden istiyorum, mal verdin bozuk çıktı

-ben sana vermedim ki malı, yürü git malı kimden aldıysan ondan iste paranı

tartışmalarıyla geçti geçen hafta. Öyle bir noktaya geldik ki, ben vericektim elemanın parasını “ya bi kalk git allaasen” diyerekten. Meblağ yüklü olunca olmadı tabi (380,000$). Kısmet bi dahakine işalla diyip mevzuyu kapattık.

Bu sürecin sonunda dünü ve bugünü kendime tatil ilan etmiştim ki çalışma kararı aldım az evvel. İşleyen demir ışıldar. Onun haricinde Cmts. Troilos’la izledik maçı, ha biz mi maçı izledik, maç mı bizi izledi bilemedik. Savunma anlayışı oldukça sağlam bir takım olduk ama ofansif manada sıkıntı yaşıyoruz. Sezon başında araya atılan her topun gol olması neticesinde artık defans, takım atak yaparken Volkan’la muhabbete bağlıyor. 65938Hal böyle olunca Güiza da defans topu sektirir diye sürekli defansın arkasına koşuyor, defans sektirmeyince de etrafına Emrah bakışı atıyor. “Vay anam bu toplar da hiç sekmiyor”. Sormak lazım, yavrum sanki sekse atacak mısın diye, ama o ifadeye soru da sorulmuyor ki. Dokunsan ağlayacak çocuk.

Bu akşam da Fenerbahçe, Porto ile oynayacak, beklenen kadromuz şu şekilde olacak;

Volkan

Gökhan – Edu – Önder – R.Carlos

Josico – Emre

Deivid – Alex – Uğur

Guiza

Böyle bir 11’de bir de Lugano olsaydı bence gayet başarılı olabilirdi. Önder de pekala o işi yapabilir. Önder’in en büyük problemi, konsantrasyon problemidir bence. Ama bu maçta benzer bir sıkıntı yaşamaz diye düşünüyorum (ya da umuyorum en azından). Emre geçtiğimiz maçta sol açıkta tüketti kendisini. Gidemiyor çok net bir şekilde kanattan. Böyle olunca da Deivid içeri giriyor, Emre içeri giriyor, Selçuk’un işlemcisi ağır, Alex geriye geliyor –zaten hep içeride- oyun ortaalandan açılamıyordu. Bu akşam Uğur’un gelmesi, Emre’nin biraz daha geriden oyun kurabilecek durumda olması dolayısıyla daha iyi olacağımızı düşünüyorum. Hele bir de maçlara bir sıfır mağlup başlama alışkanlığımızı bertaraf edebilirsek sıkıntı kalmaz.bstn489l

Selçuk hakkında geçtiğimiz maçta nihai kararımı vermiş bulunuyorum. Ram’e ihtiyacı var. Adamı uzun süre ardarda kullanınca, hele bunlardan bir tanesinde overload yaparsanız adam ağırlaşıyor. Düşünememeye, top verememeye falan başlıyor. Şimde bir iki hafta dinlensin, bir restart atsın beynine, şeker gibi olur. Çok yüklenmeyelim, yanar valla.

Oradaki maçtan sonra, biz bu Porto’yla Kadıköy’de top diye oynarız demiştim. En son ofansif gücü yüksek olup savunması zayıf olan ve kendine güvenen takıma Kadıköy’de 4 tane sıkıştırmıştık. Yine aynısını olacağını tahmin ediyorum. Bu maça üstü ve Fener oynayın, hatta 3-0 net skor diyorum, başka bir şey demiyorum. Guiza da gol falan atamaz yine.

Kasım 15, 2008

Gecikmiş Maç Yazısı

Geçtiğimiz hafta Kadıköy’deyiz demiştik. Ve orada kalmıştık. Maç için işlerimizi haftasonundan hafta başına erteleyip, yapılması gereken yeni şeyler de eklendikçe eklendi ve ancak bugün yazı yazabildik.

Maça giden grupta bir Kocaelili, bir İzmirli ve bir Ankaralı vardı. Maç olmadan 2 gün önce (Cumartesi sabahı) İstanbul’a varmamıza rağmen yine de maça geç kalıyorduk. Playstation başındaki ben seni yendim, sen beni daha çok yendin yarışması yüzünden Stadyuma ancak 6’yı 20 geçe girebildik.

Migros’a girdiğimizde yukarıya doğru yollanalım kendimize bir yer bulalım derken, kendimizi gözlerimizle merdiven ararken bulduk. Kendimizi öyle bulduk ama merdiven bulamadık ve doğrudan yukarı doğru bulduğumuz ilk boşluktan (koltukların üstü) yüklendik. Nihayet bir iki kişinin önünde –aynı koltuğun oturağı ve basamağı- yer bulduk ve dikildik. Bir adet koltukta 3 kişi başlayan maceramızı, 2 adet koltuğa yerleşmiş 3 kişi olarak tamamladık.98336292_azresim-Migros_TribunuErken gelen gol bir anlık da olsa mallık etkisi yaratmıştı ki, hemen akabinde Türk Zidane’ın iğne deliğinden attığı golle kendimize geldik. Aşağı yukarı bu dakikalarda, önceki GS maçlarında hıncımızı aldığımız Hasan Şaş’ın yerini kim alacak sorum cevabını buldu. Bu sefer adamımız Ayhandı. Tam da istediğimiz potansiyele sahipti. Sarışın, uzun saçlı, adı iki heceli. Baktığın zaman Hasan’a pek benzemiyor ama ikisinde de bir Adanalı hali var, tribünleri gaza getirme potansiyelleri mevcut bu bakımdan.

Maç boyunca benim istediğim kadar çok dalga geçilemedi GS ile. Bence çok etkili olarak sadece “İşte böyle, her sene böyle, Cimboma böyle” vardı. Onun haricinde ben bir “Cimbom pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım” beklerdim.

Maça gelince, öyle muazzam bir futbol oynamadık. Ofansif anlamda hele hala zayıfız. Hızlı çıkamıyoruz, kalabalık gelemiyoruz. Defansif olarak ise bence Arsenal maçından beri oldukça iyi bir haldeyiz. Arsenal pek tabi ki pozisyonlar buldu, ama yine de bence oldukça iyiydi takım. Galatasaray maçında da, resmen Avrupa’da zaman geçirmeye çalışan bir takım görüntüsü içindeydik. Topu rakibe bıraktık, ama çok iyi pozisyon aldığımız için oynatmadık. Son beş haftadır çılgınlar gibi çizgiye inen Sabri, Kewell hiç yoktu. Arda ikinci yarı sinirlendikten sonra bir iki defa kanatta etkili olmaya çalıştı, onda da başarılı olamadı.fb_gs_0912_14

Maçın son 10 dakikasında Deivid’in artık adım atacak hali kalmamıştı. Ben o dakikada “Keşke şu Güiza sakatlanmasaydı da, Deivid’i çıkarsaydık” dedim. Ama beni bilenler için söylüyorum, böyle zamanlarda yaptığım bütün yorumlar tersine çıkar, ve yine çıkt; Deivid kalktı 5 tane Galatasaray’lının arasından ayak içi uzak köşe vuruşu yaptı.

Maçtan önce Toz da, ONS da çok heyecanlı olduklarını söylediler, bana ise Çaykur Rize maçından daha çok heyecan vermemişti maç. Galatsaray uzun zamanların en iddialı kadrosuyla gelmişti Saracoğlu’na, uzun zaman sonra bizde daha pahalı bir takım olarak gelmişlerdi. Bir şey değişmedi. 6832_1

Kadıköy’e tankla, topla, tüfekle, ağır sanayi hamlenizle bekleriz. Kadıköy’de değişen bir şey yok. :D

Kasım 07, 2008

Yolcudur Abbas..

58205

Bu gece derbi için yola çıkıyorum. Nefesimiz yettiği kadar destekleyeceğiz takımımızı. Ne durumda olursa olsun yeneriz diyorum GS’yi. İlk olarak zaten bizi yenemiyorlar, ikincisi ben daha Kadıköy’de hiç mağlubiyet görmedim. Üçüncü bir dayanağa da ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum zaten. En geç Salı akşamı galibiyet gönderimizi yaparız.

Kasım 06, 2008

Arsenal - Fenerbahçe

Büyük çoğunluk gibi, ben de maçın çok daha farklı bir skorla sona ermesini bekliyordum. Üzülerek söylüyorum ki; iddaa'da Arsenal lehine, üstü oynamayı mantıklı gördüm.

Maç ardından bir çok blog yazarının Fenerbahçe'nin aciz duruma düştüğünden bahisle memnuniyetsizliklerini dile getirdiklerini gördüm. Ben bu görüşe hiç bir şekilde katılmıyorum. Ortasahasının göbeğinde Selçuk gibi bir pas vermesi ortalama olarak 17777 saniye süren bir oyuncunun bulunduğu Fenerbahçe karşısında, Avrupa'nın en hızlı pas yapıp, tek top oynayan takımı olduğu gerçeğini göz önünde tutmak lazım yorum yaparken bence. Ancak bu durumda pek tabi ki gol bulma ihtimaliniz düşüyor. Özellikle böyle bir takıma karşı kontra atak yapma şansınız da oldukça düşük. Takımları kıyasladığınız zaman Arsenal'in fiziksel üstünlüğü arada çok büyük bir fark yaratıyor. Fenerbahçe'nin en hızlı oyuncusu olan Uğur Boral'ın Arsenal'den sadece 3 tane oyuncudan hızlı koştuğunu görmek bana yetti bu maç için oynanan oyundan tatmin olmam için.


Dün akşam Lugano ve Edu uzun zamandır ilk defa bu kadar hatasız oynadı. Bu şekilde oynarlarsa da eğer, Pazar akşamı Kadıköy'den galibiyetle çıkması Fenerbahçe'nin kuvvetle muhtemel olacak. Volkan hakkında yine bir şey demiyorum artık, çünkü gerçekten belli olmuyor neler yapacağı. Dün akşam günündeydi yine. Vederson'un dönmesi de bir başka önemli noktaydı. Carlos yaklaşık 10 maçtır üst üste 90 dakika oynuyor. 34 yaşındaki futbolcuyu biraz daha dinlendirmek lazım.

Netice itibariyle en önemli yaratıcı oyuncusundan yoksun Fenerbahçe için oldukça başarılı bir akşamdı. Ha Alex giderse ya da sakatlanırsa falan ne olur onu bilemem. Ama Semih bana yeni Alex olma potansiyeli ve isteği olduğunu gösterdi. Dün akşam frikik kullanmaya bile gitti. Sonumuz hayrolsun.

DN: Galatasaray maçından mutlak galibiyet bekliyorum. Malum, daha Kadıköy'de mağlubiyet görmedim.

Kasım 01, 2008

At ile Vezir Hikayesi


"Padişah ile veziri sarayın bahçesinde yürüyüşe çıkarlarmış. Saaatlerce ormanlık arazide dolaşır, ülke meseleleri hakkında akıl yürütürlermiş. Günün birinde yine böyle yürürken, vezirin ayağı bir çukura girmiş. Sendeleyip, dengesini kaybeden vezir dizlerinin üzerine düşmüş. Yolda çamurmuş biraz, e haliyle güzelim entari mahvolmuş. "Aman dikkat et vezirim, sakatlama kendini" demiş Padişah. Vezir kalkmış, yola devam etmişler. Aradan bir kaç gün geçmiş. Vezir ile padişah yine sarayda yürürken tesadüf aynı yere gelmişler. Lafa dalmış olan vezir, yine aynı çukuru görmemiş. Ayağı takılıp, yere kapaklanmış. Padişah yine tutmuş kolundan "Aman vezirim, dikkat et kendine" demiş, yola devam etmişler. Gel zaman, git zaman bir gün yine yürüyüşe çıkmışlar. Fakat bu sefer yanlarında Padişah'ın atı da varmış. Hikaye bu ya, yine aynı yere gelmişler, vezirin ayağı gene takılmış çukura; ancak bu sefer atın da ayağı takılmış. İkisi de şöyle bir sendeledikten sonra, yollarına devam etmişler. Aradan bir zaman daha geçmiş. Yine at, vezir ve Padişah yürüyorlarmış. Bizim meşhur çukurun önüne gelmişler. Vezir yine dalgın, kafası memleket meselelerinde. Gene ayağı takılmış çukura. O sırada at çukurun başında durmuş. Şöyle bir bakıp, çukurun üzerinden atlayıvermiş. Bunun üzerine Padişah durup vezirine dönmüş: "Bre vezirim, tam dört seferdir şu çukura düşersin. Baksana, kafasız dediğimiz at bile bir kere düştü. İkincide çukurun üzerinden atladı. Senin at kadar da mı kafan yoktur. Ben şimdi hanginizi kendime vezir edeyim?"

Zamanında babam anlatmıştı bu hikayeyi. Eskişehirspor maçında Fenerbahçe 2. golü yiyince aklıma geldi. Artık at kim, vezir kim, padişah kim; ona da siz karar verin.

Ekim 30, 2008

Korsana Hayır (Zira Beceremiyorum)


Aşağıdaki postta da belirttiğim gibi, şu sıralar oyun piyasası bana ders çalıştırmamak için elinden geleni yapıyor. FIFA 09, PES 2009 ve Far Cry 2 piyasada. Çıkar çıkmaz da torrent halinde internette. Bir haftadır torrent camiası ile cebelleşiyorum ve sıfıra sıfır elde var sıfır.

Önce FIFA 09'u indirdim. Toplam 1.34 Gb. İndirmek yaklaşık üç gün sürdü. Zira torrent camiası biraz bencil olduğundan, indirmeyi bitiren utorrenti kapatıyor. Seed bulmak çok zor ve normalde 100 kb hızla indirme yapabildiğim halde, 12.5 ortalama ile adeta süründüm. Ondan sonra yarım saatlik bir extract, masaüstündeki ikona çift tıklama ve anlamadığım bir hata mesajı. 30 dakika süren yeniden kurma ve yine aynı mesaj. Patch arama, bulma ve indirme. Yine aynı hata. Sinir halinde bilgisayarı kapatıyorum.

Bu sırada PES 2009'u indirmeye başlamıştım bile. Yine sürünüyorum ama neyse. İki gün sonra o da bitti. Bu sefer tam 2 saat süren bir extract süresi. Bu sefer daha umutla ikona tıklayış ve inanmakta güçlük çektiğim o vahim mesaj: "Ekran kartınız bu oyunu çalıştırmak için yeterli değil." Hadi canım sen de. Meğerse pixel shader 2.0 desteklemesi gerekiyormuş. Benim daha 2 seneyi yeni dolduran 6600 gt ekran kartım destekliyor mu acaba? Hemen nvidia sitesine bakıyorum. Evet destekliyor; ama directx 9.0c lazım. Bende kurulu olan 9.0b. Tam 1.5 saat, 6-7 farklı siteden indirilen directx'ler, defalarca baştan download. Sonuç, lanet olası 9.0b, 9.0c'ye dönmedi. Bu arada hata mesajında sorunlu olduğu belirtilen dll dosyalarını tekrar indirip kurmamı saymıyorum bile. En son indirdiğim dll dosyası windows çalışırken yenisi ile değiştirlemediği için sinir krizi ile bilgisayarı kapattım. İyi değil mi?

Bu arada 3.46 Gb'lik FarCry 2, 3 günde sadece 800 Mb inince, onu da indirmekten vazgeçtim. En sağlamı eski usulü takip edip, Tarık abiden DVD olarak almak sanırım. Zaten uzun zamandır oyun oynamıyorum, bir sene olmuştur gitmeyeli, bir uğramak lazım. Benim emektar! GeForce 6600 gt ekran kartları artık satışta bile değilmiş. Galiba onu değiştirmek de lazım geliyor. Ram de 1 Gb olmaz artık; onu 2 yaparsak iyi olur. Şu bu filan da lazım. Oyun piyasasından nefret ediyorum. Tüketim toplumunun zirvesidir. Kapitalizmin gençler üzerindeki deneme tahtasıdır. Bırakın aslında ya grafik canavarı oyunlarmış. TD Vektor oynayın. Kafayı da çalıştırıyor hem. Bir de torrentten filan oyun indirmeyin. Her iki mesajdan biri yardım edin, sorun çıktı şeklinde. Gidin Cd'ciden alın. Hem de korsana hayır, di mi? Bari oyun yapımcıları olmasa da birileri para kazansın.

Ekim 28, 2008

Rezil Olduğunla Kalmak


blogger.com ve blogspot.com domainlerine kanulmuş olan yasak an itibariyle sona ermiş vaziyette. Darısı youtube'un başına.

Sadece bu kapanma-açılma hadisesi bile, konunun ne kadar yanlış zeminlere oturmuş olduğunun bir göstergesi. Bir mahkeme, bir siteyi kapatma kararı alıyor. Mevcut mevzuat internet dünyasının çok gerisinde olduğu için, bütün bir domain ve binlerce blog kapatılıyor. Ya da kapatılamıyor, herkes bir şekilde yolunu bulup, hem bu yasaklı sitelerde, hem de diğer platformlarda verip veriştirmeye devam ediyor. Hemen akabinde de bütün yasak olduğu gibi kalkıp, her şey eskisine dönüyor. Arada olan, dünya kamuoyu gözünde ülke olarak itibarımıza ve ülke içinde de yargıya olan güvene oluyor. Kim başvurdu da kapattılar, sonra kim nereye itiraz etti de tekrar açıldı inanın bilmiyorum. Yargıtay bozdu kararı diyemeyeceğim, keşke Yargıtay bu kadar çabuk karar verse...Zaten önemli olan kimin karar verdiği de değil. Üç günlük yasak olmaz. Üç günlük yasak koyacaksanız, hiç koymayın daha iyi. Sonra neden tekrar açtığınızı da anlatamazsınız sonra. Böyle rezil olduğunuzla kalırsınız.

Ağa ile kahyasının hikayesi gibi: Sahi biz bu b.ku neden yedik?

Ekim 27, 2008

Oh Yeah!


Manchester United'dan sonra Chelsea'yi de devirmeyi başaran Liverpool, hiç kazanamadığı Premiere Lig şampiyonluğu için çok büyük bir avantaj yakaladı. Dahası, bu galibiyet kesinlikle takımı havaya sokacaktır.

Eğer takım şampiyonluğa uzanırsa bundaki en büyük etken, artık birbirlerinin ne zaman nefes alacağını bile bilen oturmuş iskelet kadro. Geçmiş senelere kıyasla daha da derinleşen kadro, her zamanki muhteşem taraftarla birlikte bu sene tarih yazabilir.

Bana bütün bunların ötesinde en ilginç gelen nokta ise Şampiyonlar Ligi'nde iki kere final oynayıp, bir kere de kazanmış bir kadronun elde edemediği tek başarının hala lig şampiyonluğu olması. Nasıl bir ligdir ki bu İngiltere Ligi, Avrupa Şampiyonluğu'ndan bile zor bir noktada duruyor..

Fener'e Dair Bir Kaç Şey

Fenerbahçe ile ilgili şu son dönemde yazmak istediğim çok şey vardı. Bugün yarın derken baktım baya şey birikmiş. Bursa maçı ile beraber bunların üzerinden geçeyim istedim.

Önce Bursaspor maçı. Aragones Semih'in dönüşü ile beraber iki maçtır istediği sistemi oynatmaya başladı. Kabaca Fenerbahçe 4-3-2-1 oynuyor diyebiliriz. Diziliş şu şekildeydi:

Volkan
Gökhan-Lugano-Edu-R.Carlos
Josico-Selçuk-Uğur
Semih-Alex
Guiza

Anlaşılan bu sistemde kilit adam Semih. Eskiden Alex'in sakatlanmaması için ettiğimiz duaları anlaşılan artık onun için edeceğiz. Çünkü Semih, İspanya Milli Takımı'nda genellikle Fabregas'ın yaptığı gibi, gerektiğinde geriye ön liberoların arasına girip savunma yapıp, top çalıyor; gerektiğinde Alex'in yanında ikinci bir oyun kurucu gibi top dağıtıyor; gerektiği zaman da Guiza'nin yanında, hatta önünde 2. santrafor olup gol arıyor. Baktığınız zaman alternatifi olmayan bir oyuncu için fazla bir yük. Ancak, Aragones'in 4-5-1'i için de elzem bir adam. Bence sezonun kilit noktası Alex-Semih-Guiza üçlüsünün form ve sakatlık durumları. Bu üçlü kalan sezonda 4-5 maç hariç bozulmazsa Fenerbahçe'nin şampiyonluk, en kötü Şampiyonlar Ligi şansı oldukça artar.

Maça dönecek olursak, 6. dakikada gelen gol muhtemel riskleri ve stresi oldukça yüksek olan böyle bir maç için ilaç gibi geldi. Fenerbahçe'li futbolcular sezonun en istekli futbolunu oynadılar ve ilk kez bu kadar iyi pres yaptılar. Sezon başında Aragones geldiğinde oluşan kanaat Fenerbahçe'nin geçmiş yıllara nazaran daha çok pres yapan bir takım olacağı yönündeydi. Hazırlık maçları ve Şampiyonlar Ligi ön eleme maçlarında azıcık emaresini gördüğümüz bu pres anlayışı, ligle beraber ortadan kaybolmuştu. 8. haftada Fenerbahçe ilk kez bu kadar çok ve önde bastı. Bunun en önemli sebebi Josico-Uğur-Selçuk üçlüsüne Semih'in de zaman zaman katılmasıyla canlı ve istekli bir orta saha kurgusunun nihayet oluşmasıydı. Bu dörtlü yaratıcılıkta aynı ölçüde başarılı olamaz belki, ama özellikle ligde rakibin oyununu bozmak için oldukça yeterli.

Rakibin oyunu daha orta çizgide bozulup, takım olarak iyi pas yapınca, bir de üzerine Bursa'nın aptallık derecesinde açık oyunu eklenince, bir gol ve bir penaltı verilmeden 5 gol geldi. Deivid, Emre ve Tümer'in de katılımıyla hücumda neredeyse problem kalmıyor. Defans hala sıkıntılı; anacka sorun defansın çoğu pozisyonda yardım alamaması. Eskiden Fener kalesine uzaktan şut çekmek için önce Appiah- Aurelio ikilisinden izin almak gerekirdi. Bu maçta Selçuk çıkınca kaleyi gören vurmaya başladı. Aslında bütün sorun orta sahadaki kadro yetersizliğinde.

Bu noktaya nasıl gelindiği meselesi, aslında bu yazının ikinci kısmı. Türkiye'deki diğer bütün takımlar gibi, Fenerbahçe'de de transferleri Yönetim Kurulu yapıyor. Hakan Bilal Kutlualp'in gidişinden beri de Yönetim'de bu konuda ciddi bir boşluk var. Aslında en önce doldurulması gereken mevki Kutlualp'in pozisyonu. Fenerbahçe'nin son 10 yılda yaptığı önemli ve faydalı transferlerin çoğunda onun imzası vardı. Ne kadar değerli bir yönetici olduğu, işte şimdi ortaya çıktı. Aslına bakacak olursanız belki de ilk kez Aziz Yıldırım doğru bir transfer yapmak üzereydi. Fenerbahçe yıllardan büyük yıldızlarını hep forvet hattına yapıyordu ve Appiah hariç orta sahaya "yıldız" bir isim hiç transfer edilmedi. Revivo, Rapaiç, Anderson, Ortega, Rebrov, Aziz Pierre, Anelka, Guiza, Alex, Kezman, hatta Nobre, hep forvete yapılan takviyelerdi ve Fenerbahçe orta sahası hep "kahramanlara" emanetti. Denizli döneminde Johnson'dan sonra, Aurelio da Daum ve Zico dönemlerinin kahramanı oldu. Aziz Yıldırım nihayet parayı orta sahaya saçmaya karar verdi ki, maalesef bu sefer de belki de başkanlık hayatının en riskli transferini yaptı. Bütün sezonu, son 5 yılın yarısını sakat olarak geçirmiş, medya ile ilişkileri sorunlu bir "Galatasaraylı'nın" üzerine bağladı. Emre Belözoğlu'ndan Fenerbahçe'nin şu ana kadar aldığı verim, neredeyse sıfır. Kutlualp'in Nobre, Aurelio ve Tuncay'da yaptığı potansiyel yıldız transferleri yapılmadı. Kemal gibi joker bir oyuncu kaybedildi. En önemli sorun, kadro derinliği kalmadı. Ali Bilgin, Burak, Can, hatta Uğur Boral, çok iyi 10 kişinin arasında arada idare edebilecek 11. ler olabilirler. Bence Fenerbahçe'nin futbolcusu değiller. İlhan, Gürhan ve Olcan gibi isimlere de yeteri kadar şans verilmedi.Üzerine bir de sakatlık problemleri eklenince Fenerbahçe kadrosu iyice çıkmaza girdi. Bir diğer problem ise gelen oyuncu seçimlerindeki mevki yanlışları. Tuncay ve Ümit ikilisi gittiğinden beri Fenerbahçe sol kanadı büyük yara aldı. Ümit'in yerine yapılan Roberto Carlos takviyesi ile bek problemi bir nebze olsun çözüldü. Ancak, açık problemi iki sezondur hala var. Uğur Boral, çok etkili bir yedek oyuncu olarak mutlaka kadroda olmalı; ama ilk 11'de değil. Bu nedenle de -hala görememiş olsak da -ne kadar kaliteli bir futbolcu olursa olsun, Selçuk, Deniz ve Maldonado'nun olduğu bir mevkiye son anda Josico'yu transfer etmek her açıdan eleştiriye açık.

Aurelio konusuna burada ayrı bir paragraf açıp, hemen sonra da kapatacağım. BEN ile sözleşmelerde bulunan opsiyon maddelerini araştırmıştık zamanında. Hatta Aurelio'nun menajerinin medyaya verdiği emsal kararı bile okuduk. FIFA, sözleşmelerdeki opsiyon maddelerini geçersiz sayıyor. Bu açıdan Fenerhbahçe yönetiminin yapabileceği bir şey yok. Ha, çok isteselerdi Aurelio'ya yepyeni bir sözleşme kabul ettirebilirlerdi belki. Ancak bu noktada da bir şeyi gözden kaçırmamak lazım. Her surat asana istediği para verilecek olursa değil Fener, Beşiktaş; Real Madrid bile batar. Takım içi dengeler açısından Marco'ya yapılan teklif -eğer kamuoyuna yansıyan doğruysa- makul bir tekliftir. Yani, burada "gönderilen" değil, "giden" bir futbolcu vardır. Bu da Marco'nun kendi seçimi. Yapacak bir şey yok. Marco sonuç olarak 30 yaşında. Yarın bir gün yerini doldurmak elbet gerekecekti. O gün biraz erken geldi, o kadar.

Bugün Mosturoğlu da aynı şeyi teyit etti. Basın toplantısında gelecek adına olumlu konuştular. Zaman içerisinde bu olumlu konuşmaların ne kadarının gerçekleştirilebileceğini göreceğiz. Ancak burada esas dikkat edilmesi gereken nokta basın toplantısında yapılan açıklamalar değil, basın toplantısının neden/nasıl yapıldığı. Bence en etkili taraftar sitesi olan antu.com, Arsenal maçı sonrası oldukça anlamlı bir bildiri yayınladı. Nihayet tribünlerde bazı şeylerin değişmeye başladığını görmek açısından oldukça önemli bir bildiriydi bu. Hocayı göndermeyin diyen, oyucuları yollamayın diyen, yönetim kurulunu istifaya değil, açıklama yapmaya davet eden bu metin; bence bugün yapılan açıklamaların temel sebebi. antu.com uzun süredir yönetimin iletişim politikasını eleştiriyordu ve belki de tek başlarına bunu değiştirmeyi başardılar.


Ancak diğer taraftarlarla olan durum bu kadar sağlıklı değil. Fenerbahçe yönetimi belki de bu alanda da bir ilke imza atıp, tribündeki önder taraftar grubunu tasfiye etmeye çalışıyor. Burada durup, bazı şeyleri iyi tespit etmek lazım. Dünyanın her tarafında, geniş destek bulan her takımın mutlaka başat bir veya bir kaç taraftar grubu vardır. (Flying Dutchman bu gruplar üzerine harika yazılar yazıyor. Tavsiye ederim) Bu grupların bir numaralı görevleri ise her yerde aynıdır: Stadyumdaki tezahüratı yönetmek. 100 kişilik, her biri ayrı birer usta olan senfoni orkestralarının bile bir "şef"e ihtiyacı vardır. Yoksa aynı anda çalamazlar. O zaman 50.000 kişilik bir koronun da şefe ihtiyacı vardır. Grubun lideri etrafındaki 10-15 kişiyi, onlar bütün grubu, grup bulunduğu tribünü, o tribün de bütün stadı yönetir. Liverpool için de, Beşiktaş için de, Milan için de bu aynıdır. İşte Fener yönetimi bu etkili grubu tasfiye etmek istedi. Buna yol açacak gerekçeleri tartışırsak, zaten uzun olan yazı iyice çekilmez hale gelecek. Doğrudur yanlıştır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki Genç Fenerbahçeliler'i bu hale getiren, yani Frankestein'ı yaratan yine Aziz Yıldırım'dır. Şimdi onu yok etmeye çalışıyor. Esas mesele, bunu oldukça yanlış bir zamanda yapmaya çalışması. Herhalde yönetim, takımın bu kadar kötü gideceğini hesaba katmamıştı ki, böyle bir işe girişti. Yönetimin haklı olduğu yönler olduğu kadar (GFB'nin lisanssız ürün satması, başka koltukları gasp etmesi gibi); haksız olduğuı yönler de var (En başta bunun diğer taraftar gruplarına anlatılamaması, bu gruplarla makul zeminde uzlaşılmaması vs.). Ancak, bunların hiç biri benim gibi "sıradan" taraftarları ilgilendirmiyor. Ben Fenerbahçe tribünlerini eskisi gibi coşkulu, birlikte ve etkili görmek istiyorum. Bunun için de tribünlere şef olacak bir grubun varlığı şart. Bunun ismi ise hiç önemli değil. Zira önemli olan Fenerbahçelilik kimliği. Grubun kendi kimliği değil. Bu boktada Çarşı örneği isabetli olabilir. Zira kendi kimliklerinin Beşiktaş kimliğinin önüne geçtiği noktada kendileri fesh ederek, bir bakıma önemli bir ders verdiler: Kimse takımdan büyük değildir.

Fenerbahçe ile ilgili aslında yazılacak, çizilecek daha çok şey var; ama şimdilik burada bırakalım. Özetlemek gerekirse, takımın kefeni yırttığını söyleyebiliriz. Eğer Eskişehir ve Galatasaray maçları da kazanılırsa takım artık iyice şampiyonluk havasına girer. Deivid, Vederson, Emre ve Tümer gibi önemli eksiklerin iyileşmeleri ve devre arasında da doğru yerlere yapılacak (orta sahanın solu, Appiah tarzı oyunun iki tarafını da iyi oynayan bir MC) doğru transferlerle Fenerbahçe en azından ilk ikiye girer. Ancak şu görünen manzara bir ihtimal için umutlu olmamı sağlıyor ki, o her şeyden önemli:

Baktığınız zaman, Fenerbahçe bütün başarılarını her şeyin süt liman olduğu zamanlarda kazandı. Ekonomik açıdan güçlüyken, kadro iyiyken, hoca takımın başındayken, taraftar destek verirken, yönetim bunalımları yokken. Galatasaray ise son 5 senede kazandığı iki şampiyonluğu da(önceki dönemleri, maaşlar ödenmeden kazanılan UEFA Şampiyonluğu'nu saymıyorum bile) olağanüstü şartlarda kazandı. Parasızlık, kulüp içi muhalefet, hoca değişiklikleri, idmana çıkmayan futbolcular, kadro sıkıntısı...Şimdi Fenerbahçe benzer problemler yaşıyor ve ilk kez bu süreç hoca gönderilmesi ya da yönetim istifası ile değil, ne olursa olsun soğukkanlı bir şekilde çözülmeye çalışılıyor. Eğer başarılır ise, bu kadar kötü başlayan bir sezon, zaferle biterse ,Fenerbahçe bence Dünya Kulübü olma yolundaki son engeli de aşar. Belki de ilk kez olumsuz şartlar altında kazanılacak bir şampiyonluk, bir kaç şampiyonluğa bedel olacaktır. O nedenle bence Fenerbahçe tarihinin en önemli süreçlerinden birisini yaşıyor. O nedenle de bu sezonun sonunu dört gözle bekliyorum.