
Ağustos 01, 2009
Amy Tilbe

Temmuz 13, 2009
Kri(z)toph Daum

Temmuz 11, 2009
İlk kez...
Temmuz 09, 2009
7 Kime Kısmet?

Haziran 08, 2009
Facebook'un suyunu çıkartmak
1) Kılım döndü statüs'leri: İnsanoğlu herhalde tunç devrinden beri ilgi çekmek için uğraşır. Bugüne kadar hayatınızda, büyük ölçüde de ergenlikte, etrafınızda ya da kendinizde sayısız ilgi çekme atraksiyonu görmüşsünüzdür/yapmışsınızdır. Normaldir, anlarım, insan psikolojisi cart curt..Ama bir yaştan sonra bitmesi gerekmez mi? Ya da bunu sanal aleme taşımanın yararı ne? Ya siz manyak mısınız? Bana ne sizin kafanız mı ağrıyor, gözünüz mü çıktı? Daha bugün 30'lu yaşlarına yaklaşmış bir kişinin statüsü: ".... has a headache"..Eeee yani.. Ya da bilmemneremde, bilmem ne çıktı statüsleri..Baba, kolun kırılır halı saha turnuvasını kaçırırsın. Evde kös kös otururken "Selami kolunu kırdığı için halı saha turnuvasını kaçırmaktan dolayı çok üzgün :((" diye yazarsın, anlarım. Bana ne senin kafandan? Geçmiş olsun dememi mi bekliyorsun? Peki, geçmiş olsun.
2) Seri ilan notification'lar: Şimdi biliyorsunuz, "notification" denilen bir hadise var. Sağ alt köşede her girdiğinizde büyük ihtimalle görüyorsunuzdur. Ben ortalama olarak günde bir kere Facebook'a giren bir insanım, haliyle fazla birikme olmuyor. Ancak buna rağmen, her girdiğimde en az beş tane, saçma bir yarışmaya davet, saçma bir eklentinin reklamı, saçma testler hakkında bildirimler vs. Ya bi bırakın peşimi, nesiniz ya. Katılmayacam vampirler zımbırtısına..Tamam mı?
3)Freudyen testler: Yorumsuz sunuyorum. "Hangi noktalama işaretisiniz?" "Hangi soulgem'siniz?" "Hangi [höttörö] karakterisiniz?" "Hangi dizisiniz?" Şimdi de ben soruyorum: Ya, siz manyak mısınız? Ben niye bir Aşk-ı Memnu karakteri olmak isteyeyim ya..Ben, benim. Kendimi, şehirler, noktalama işaretleri vs. üzerinden tanımlamaya ihtiyacım yok. Siz de gidin daha iyi bir iş bulun kendinize.
4) Facebook'u hayatın aynası sananlar: Şimdi şöyle bir insan grubu var. Genelde de kız oluyorlar ya neyse. Bu grup, çoğunlukla sevgililerinin profil, fotoğraf vs. lerini ilişkileri üzerinden tanımlamalarını isterler. Mesela illa ki profil fotoğrafında ikisinin resmi olacak. Mutlaka, i"n a relationship" bilmem ne olacak, mutlaka eski sevgililerin de gözüktüğü fotolar kaldırılacak. 1984'de Okyanusya'da yaşıyoruz ya. Kardeşim, Facebook hayatın aynası, sizin ne, kim, nasıl olduğunuzu gösteren bir araç değil. Bırakın insanlar nasıl istiyorlarsa öyle düzenlesinler. O orada yazınca sizin ilişkiniz resmileşmiyor, ya da artık in a relationship yazmayınca, siz ayrılmış sayılmıyorsunuz. Sakin ol. Tamam? Geçti...
5) Şimdilik son ama devam edecek, merak etmeyin. Veeeeeee "Obama bugün tuvalete çıkamamış" grupları: Ne diyeyim bilemiyorum ki? İşte şu an bana davet olarak gönderilmiş bazı naçizane gruplarımız:
| Bu Gruptan AKP'ye Oy Çıkmaz ---> Seçime Kadar Tüm Arkadaş Listeni Davet Et |
Mrsic....Damir Mrsic...

Geçen sene sütten ağzı yanan Efes Pilsen bu sene yoğurdu üfleyerek yedi. Kendi sahasında olacak ilk iki maçı Abdi İpekçi'den Ayhan Şahenk'e taşıdı, Fenerlilerin alabileceği bilet sayısını 600'le sınırladı ve o 600 bilete de fahiş fiyat etiketi koydu. Sonuç: Fenerbahçe 2-0 önde ve serideki gelecek iki maç Fenerbahçe'nin sahasında 15.000 Fenerli önünde oynanacak.Basketbol uzmanı değilim, hatta bazen bazı faullerin bile nasıl olduğunu anlamıyorum. Ancak, bütün sezon sadece iki kez yenilen Efes'in, bir haftada iki kez yenilmesi, üstelik rakibi Fenerbahçe'den belki biraz daha iyi bir kadrosu olmasına rağmen bunu yaşaması, sadece şans ya da Damir'in müthiş son saniye üçlüğü ile açıklanabilecek bir şey değil. Bu, bir takımda oynamak ile o takımın taraftarı olmak arasındaki farktan doğan bir sonuç. Başta Ömer Onan olmak üzere, Semih, Oğuz, Mirsad gibi oyuncuların hepsi gerçekten "Fenerbahçeli." Bir noktada iş profesyonellikten, amatör ruha, lise basketboluna dönüyor. Bence Fenerbahçe'yi iki sezondur Efes önünde zafere ulaştıran ve bu sezon da büyük ihtimalle ulaştıracak şey bu. Futbol takımında göremediğim özveri, mücadele ve hırsı, basket takımında fazlasıyla görüyorum ki, bu seriyi şu noktadan sonra verseler bile açıkçası çok umurumda değil. Dün akşam uzun süre sonra sahada savaşan bir Fenerbahçe takımı gördüm. Bu da bana yetti.
Bir de Damir Mrsic bence şu an ligde oynayan en özel oyuncu. Evet yaşlandı, evet artık Euroleague'i hiç kaldıramıyor, evet bazen çok kötü hatalar yapıyor. Ancak nasıl ki futbolda bir Rapaiç'in özel bir yeri vardır, basketbolda da İbrahim Kutluay'la birlikte, bu takımda gördüğüm en özel adam o. Tecrübesi, karizması ve basketbol bilgisi ile, her takıma lazım olan, bence büyük bir yıldız. Dün yine attı ve inanın başka biri atsaydı, bu kadar sevinirmiydim bilmiyorum.
Bir soru daha. Efes ile Fener arasında ciddi sürtüşmeler yaşanmaya başladı. Salon meselesi, bilet fiyatları, Tanyeviç'in açıklamaları derken, dünkü maçtan sonra da Ali Koç ile tribündeki bazı Efes'liler (!) arasında arbade çıktı. Sahada da her şey yolunda değil, her maç ufaktan bir sürtüşme mutlaka yaşanıyor. Merak ediyorum, Efes ile Fenerbahçe arasında doğacak (ya da doğan) bir ezeli rekabet, aynı zamanda bir müessese olan ve müşteri portfoyünde ciddi sayıda Fenerli bulunan Efes'i nasıl etkiler. Acaba Tuncay Özilhan Fener taraftarını karşısına almayı ister mi? Not olarak düşeyim: antu.com seri başlamadan önce "Bunun Tuborg'u da var." diyerek sopayı gösterdi Efes yöneticilerine.
Haziran 04, 2009
Ekonomik Kriz ve Paralel Evrende Olanlar
Asıl kriz konusuna gelirsek. Uzun zamandır, yani yaklaşık bir yirmi senedir falan ABD'de bir deregülasyon süreci vardı. Aslında kapitalizmin en son noktasıydı bu, globalleşme ile beraber küçülen devletin gitgide daha da fazla her işten elini ayağını çekmesi -en son olacak şey olan özel güvenlik bunun en sert örneği sanırım-. Banka ve finans piyasalarından uzaklaşması devletin bu süreci beraberinde getirdi. Şimdi yeniden alenen bir regülasyon sürecine girildi. G8de ezeli düşman ebedi rakip Almanya ve Fransa'nın beraber gel beraber Amerika'yla bir olalım bir regülasyon yapalım demeleri bunun en net örneği. Şimdi devlet küçükken dahi kontrolü elinde tutmak, suyun başındaki küçük tek taş olmak istediğini -ve hatta zorunda olduğunu söyledi-.
Şimdi paralel evrene, biraz daha anladığım bir alana geçersek..Bu biraz hukuki olacak, okuyanı umarım baymaz.Biraz önce google reader'ımda gördüğüm bir habere göre Avustralya'da franchise sözleşmeleri eğer standart form sözleşme şeklinde yapılırsa, franchise alanın tüketici sayılıp sayılmaması konuşuluyor. Bir yandan bakınca bu zaten hukukta yeni trend olan zayıfın korunması mantığının devamı. Tüketicinin korunması hakkındaki düzenlemelerin temel hareket noktası, tüketicinin pazarlık şansının çok kuvvetli olmaması. Yani bir mal satın alırken onunla ilgili ayrıntılı olarak pazarlık yapma şansınız yok tüketici olarak. Mesela garanti süresi 2 yılsa, 2 yıldır. Siz bir bakkala gidip aldığınız mala "ben buna daha çok para vereyim ama bunun garantisi 2 yıl olsun" diyemezsiniz. Bu nedenle sizin yerinize bunu kanun diyor. Ama ticari ilişkilerde bu böyle yürümez çünkü sonsuz pazarlık şansınız olduğu kabul edilir. Standart form sözleşme kullanılması bunun aksi olduğunu ortaya koyar.
Bunun ekonomik krizle alakası ne? Benim garip mantık zincirim içerisinde şöyle yerleşti;
Devlet bundan 15 sene önce her şeyden elini çekmeye çalışıyordu. Şimdi her şeyden elimi çeksem de herkes benim kurallarımla oynasın diyor. Bunun bir yansıması finans piyasalarında çıkan krizden sonra finans piyasalarını regüle etme çabası, diğer bir yandan bununla aynı doğrultuda ticari ilişkileri dahi kontrol etme çabası. Enteresan bir dönem oluyor, çağ çok net değişiyor gözlerimiz önünde. Hissettirmeden kontrol altında tutma dönemine geliyoruz galiba. Devlet küçülürken sınırları dar çizilmiş bir alanda tacirlerin, finansçıların falan takılması hedefleniyor sanırım.
*Resim ne alaka demeyin Fringe'le başlığın alakası var, izleyecek olanlara spoiler olmasın diyordum ki artık oldu bile.:D
Mayıs 19, 2009
İ.ne Hakem
Neyse, biz konumuza dönelim. Şimdi bir kaç gündür yazılı-görsel basının kenarında köşesinde süregelen bir hadise var. Galiba spor servisleri bu tarz olaylara pek alışkın olmadıklarından meseleye nasıl yaklaşacaklarına pek karar veremediler ve mevzu hakettiğinden daha az yer buldu kendine. Maskülen futbol camiasında genellikle bıyıkaltı gülümsemeler ile geçiştirilen, ancak altında çok ciddi sosyal ve hukuksal meseleler barındıran yepyeni bir tartışma konumuz var: Eşcinsel hakem.
Şimdi hikaye şu. Bu hakem kardeşimiz (kardeş ayağı, göt ayağı esprisini şimdi yapmazsam, bir daha hiç yapamam), pembe tezkere denilen tezkereye sahip. Yani askerliğini bir ay süre ile yapıp terhis oluyor. Büyük ihtimalle de hakemliğe askerlik işlemlerinden çok önce başlıyor. Yani aslında faal hakem. İddiasına göre, kendisi eşcinsel olduğu için (ve artık tescilli olduğu için) Futbol Federasyonu tarafından artık maçlara atanmıyor. Futbol Federasyonu ise fiziksel kusuru olanların maçlara atanmayacağını belirten hükme dayanarak, artık bu arkadaşı maçlara atamayacağını alanen ilan ediyor, yani üstü kapalı bir biçimde "eşcinsellik" iddiasını da, eşcinselliği fiziksel bir kusur olarak kabul ederek itiraf etmiş oluyor. Yani tartışmanın özü şu: Eşcinsel bir kişi futbol hakemi olabilir mi?
Pozitif hukuk yönünden aslında pek bir engel olduğunu sanmıyorum. Zira Federasyon bile fiziksel kusur olgusuna dayanıyor. Eşcinsellik fiziksel bir kusur mudur? Sanmıyorum. Üstelik efemine hareketler sergilemeyen bir kişinin eçcinsel olduğunu anlamak dahi zor. Ahmet Çakar'ın programında suratı mozaikleşmiş bir şekilde gördüğüm arkadaş da hiç efemine değildi. Mesele daha çok işin sosyal boyutunda, futbolcu ve taraftar tepkilerinde.
Bu konu hakkında bir tanesi tabii ki Erman Toroğlu'ndan olmak üzere iki şahane yorum okudum. Erman Hoca'ya göre eşcinsel hakem olursa, yakışıklı futbolcuların kendilerini yere atarak penaltı kazanma şansları yükselirmiş. İlk başta saçma geliyor. Ancak daha sonra kendimi 21 yaş altı bayan futbol takımları arasındaki bir maçta hakem olarak hayal ettim. Hollanda ile diyelim ki Tunus arasında oynanan bu maçta, Hollanda'nın 21 yaşındaki sarışın, mavi gözlü, 1.78 boyundaki, çevik forveti ceza sahası içerisinde yere düştüğü ve hemen size dönüp ter içindeki bebek yüzlü suratı ile penaltı beklentisi ile baktığı zaman, o bebek yüzlü penaltı beklentisini reddetmek , Tunus'lu forvetin beklentisine nazaran ne kadar zor ise; eşcinsel bir hakem için de sözün gelimi bir Holosko'yu reddetmek Guiza'ya nazaran o kadar zor olabilir. Yani, bizim eşcinsel arkadaşın yönettiği maçlarda Guiza'nın penaltı kazanması biraz zor.
İkinci yorum ise şu an maalesef adını hatırlayamadığım yine bir hakem eskisinden geldi. Hakem eskisi, gayet isabetli olarak, tribünlerden yükselen malum tezahürata dikkat çekti. Bu arkadaşın yönettiği maçlarda "İ.ne hakem" tezahüratı, artık bir hakaret olmaktan çıkabilir. Olsa olsa argo olur. İş Can Yücel'in "Hakim Bey, bizim orada göte göt denir." meselesine dönebilir, ki o zaman da kim ne diyecek. Adamın pembe tezkeresi var.
Futbolcuların da duruma pek sıcak bakacaklarını sanmıyorum. Düşünün Sivas-Konya maçı ve bu arkadaş bu maça atandı. Konya'ya ya da Sivas'a nasıl geleceğini mi düşünürsünüz, Bülent Uygun ya da Mehmet Yıldız'ın bu hakeme ne laflar edeceğini ve hatta ne hareketler yapacaklarını mı düşünürsünüz, tribünlerden yükselen tezahüratları mı düşünürsünüz? Ben biraz düşündüm ve hiç iyi neticelere varmadım. Düşünsenize haber şu: "Mehmet Yıldız, maçtan sonra tünelde, penaltısını vermeyen eşcinsel hakeme pandik atmaktan dolayı üç maç ceza aldı."
Hukuken değil, ama sosyolojik olarak ben bu arkadaşın maç yönetmesini pek uygun görmüyorum. Ha, bence İtalya'da, Danimarka'da, ya da başka müsait bir Avrupa ülkesinde istediği maçı yönetsin. Ama bence biz henüz böyle tartışmalara hazır değiliz. Sahada hakemleri çok dövdük, bir de tecavüz vakaları ile uğraşmayalım. BEN'e sorarsanız, o eşcinsel hakemin yönettiği maçı bile izlemez. O derece...
Not: Bu yazı resimsiz oldu, zira ne kadar uyarı koyarsam koyayım, bu konudaki bir yazıda kullanacağım bir hakem resmi yasal olarak ciddi sorumluluklar yükleyebilirdi. Resimsiz olmasını tercih ettim o nedenle.. Ve evet, bu aralar ders çalışıyorum..
Mart 01, 2009
Tarihin Arka Odası ve "Foreign" Kelimeler.
Şimdi her şeyden önce, ben Türkçeyi 27 harfle konuşan bir insanım. Deminden beri Habertürk'te Tarihin Arka Odası diye bir programa bakıyorum. Programda da Murat Bardakçı, Pelin Batu ve adını bilmediğim bir kişi daha var. Zaten Pelin Batu (PB) ve Murat Bardakçı (MB) haricindekiler önem taşımıyorlar.İkincil olarak öncelik sıralamasında yerimiz PB'nin. Şimdi ben çok uzun zamandır bu kızcağızımızdan kıl kapıyorum. Bunun nedenlerini diziyorum aşağıya;
- Ağzında bir şey varmış gibi konuşuyor. (Ben de harf özürlüyüm, ama bununkisi beni rahatsız ediyor.)
- Konuşurken kaşlarıyla yaptığı bir hareket var, inanılmaz rahatsız edici.
Fiziksel olanlar böyle. Sonra zihinsel olanlar geliyor. MB bu akşam beni o açıdan çok tatmin etti, PB'nin lafını 4 defa ağzına tıktı, "O öyle değil" diyerek. Daha sonra, programı izlemeye verdiğim aradan sonra, PB'nin konuşmasına sıkıştırdığı "foreign" kelimeleri düzeltti MB üst üste, özellikle Babylon'a takıldı. O iki dakika içerisinde ard arda ayarları bastı, en sonunda PB konuşmaktan çekinme aşamasına kadar geldi.
Şunu açık olarak söylemek gerekirse, ben de bazı insanlarla konuşurken "foreign" kelimeler sıkıştırıyorum bazen araya. İlk olarak bunun benim açımdan şahsi nedeni, etrafımdaki insanlara karşı hissettiğim samimiyet, ikinci olarak özensizliğim, üçüncü olarak da yetersizliğim. Ama televizyona çıktığınız zaman karşınızdaki, yanınızdaki insanlara karşı ne kadar samimi duygular içerisinde olursanız olun, tanımadığınız muhtemel 70 milyonun önünde olmak dolayısıyla dikkatli olmak zorundasınız bence. Bu özeni göstermemesi de benim PB'nin kendisinden kıl kapmama neden oluyor.
Ha, PB bunu önemsiyor mu? Hayır. Olsun.
Bu arada tam yazmayı tamamlamıştım ki, Fatih Altaylı stüdyoya daldı, MB ona mikrofon ve sandalye getirdi, oturdular. Çok enteresan bir görüntü oldu, sanki Murat Bardakçının mutfağında oturuyorlar da Fatih Altaylı kahvaltıya gelmiş elinde gazetelerle. MB de ona sandalye falan getirdi. Çok enteresan. HaberTürk gazetesi de kuşe kağıda basılıymış, gazetenin en çok övülen yanı bu oldu 5 dakikada. Enteresan.
Ocak 29, 2009
Akbaba
Bu iğrenç yoğunluk sonrasında insan kolay kolay kendini kaptırdığı şeylerden soyutlayamıyor. Bu aralar okul, yarışma ikilisi arasında pert olmuş vaziyetteyim. Yavaş yavaş bu havadan çıkacağım ama bu gerçekleşmeden uzun zamandır yazmak istediğim bir şeyi yazayım.
Biz fakültedeki geçirdiğimiz süre boyunca her şeyi sınıflandırma eğilimi içerisinde oluyoruz. Yani A kavramı kendi içerisinde B, C v D kavramlarından oluşur. Tabi bunların her biri de kendi içlerinde 3’e 4’e ayrılır. Ben kendi yaptığım tasnif içerisinde Avukatlığı 3’e ayırmayı uygun buluyorum. Dava öncesi, dava ve dava sonrası avukatlığı olarak.
Sondan başlarsak, dava sonrası avukatlığı kimsenin sevmediği insan olan (sanırım genel olarak avukatları kimse sevmiyor ama) icra avukatlarından teşekkül etmekte. Bu insanlar her şey bittikten sonra gidip sizin evinizden buzdolabınızı, borcunuzun ve malvarlığınızın genişliğine göre uçağınızı alan insanlar. Ben kendi tasnifim içerisinde bu insanları akbabalara benzetiyorum. Bunun nedeni de savaş sonrası her şey bittikten sonra, karnını doyurmayı isteyen akbabaların savaş alanı üzerinden insan bedenlerinden beslenmesine benzetiyorum bu süreci. Bu pek tabii ki doğal seleksiyon içerisinde olması gereken bir şey. Birileri ölecek, birileri onları yiyecek. Bu söylediklerim asla akbabaların yaptığı işi küçümsemek değil, nitekim ölüyü bulmak, herkesten önce bulmak, neresini yiyebileceğini belirlemek zor iştir. Tıpkı icradaki borçlunun bulunması, uygun tebligat yapılması, diğer alacaklılar alamadan kendi alacağınızı almayı sağlamak gibi.
İkinci aşamayı ise dava avukatlığı oluşturuyor bence. Dava avukatları dilekçe yazıp, dava açan, temel dayanaklarını oluşturarak iş yapan insanlar. Diğer avukatlardan daha iyi dertlerini anlatması gereken, karşısındakini etkilemekte başarılı insanlar olmaları gerekiyor. Bu sınıf da doğrudan cephede göğüs göğüse çarpışan insanları andırıyorlar bana.
Üçüncü aşamayı ise dava öncesi avukatlık oluşturuyor. Dava öncesi avukatları, müvekkillerinin başlarına gelebilecek hukuki meseleleri öngörüp onlar gerçekleşmeden tedbir almayı hedefleyen insanlar. Buna göre, müvekkillerinin muhtemel hasımlarının muhtemel husumet doğduktan sonra içerisinde bulunabilecekleri muhtemel davranışları tahmin edip, müvekkil aleyhine netice verebilecek davranışların gerçekleştirilmesini engelleyip hasmın vekilin istediği yönde hareket etmesini sağlamayı hedeflerler. Bu tanımı biraz önce ben uydurdum. Ama tanım içerisindeki her muhtemel kelimesi işi bir kademe daha zorlaştırıyor. Çünkü her birinde olasılık artıyor. Olay hukukçuluktan çıkıp risk analistliğine dönüyor. Savaş benzetmesi kapsamında da dava öncesi avukatları ordu yöneten generallere benzetiyorum. Nitekim savaş alanında da nereden saldırı gelebileceğini tahmin ederek askerleri ona göre konuşlandırmak ve en verimli noktada pozisyon almak harita başındaki komutanlar tarafından yapılmakta. Dava öncesinde tahminlerde bulunabilmek için her alan hakkında, bütün riskler hakkında fikir sahibi olmayı gerektiriyor. Bu gereklilik uzmanlaşma ihtimalini bir nebze ortadan kaldırıyor. Düşünsenize, bir yandan “ben sadece lojistikten anlarım” derken, öbür yandan “ama adamların topları bizim mevzilerimizi deler” diyemezsiniz.
Tabii şu bir gerçek ki komutan olabilmek için önce asker olmak gerekiyor. Ama bu avukatlık konusunda ne kadar doğru onu bilmiyorum, buradan tartışma çok gezen mi çok bilir yoksa çok okuyan mı tartışmasına gider, ki bunun içinden an itibariyle çıkabilmem mümkün değil. Ama netice itibariyle verimli bir hukuki yardım sürecinde bunların herbirinin bulunması elzem (işte bu noktada gördüğünüz R’ye takmış bir insan).
Bana sadece üçüncü aşamada bulunmak daha keyifli görünüyor. Sanırım benzetmelerden de bu anlaşılabiliyor.
Not: Aksi pencereden bakılırsa da ilk Aşama – Cerrah, ikinci aşama – iç hastalıkları uzmanı, üçüncü aşama – pratisyen hekimliği andırıyor. Nereden baktığınızla alakalı yani olaya.
Bürokrasi
Mart ayı sonunda ve nisan ayı başında birer defa yurtdışına gitmemiz gerekiyor. Bunu Türkiye Barolar Birliği, Ankara Barosu ve Ankara Üniversitesinin sağladığı kaynaklarla gerçekleştireceğiz. Okuyan olursa oralardan bir yerde kendilerine teşekkür ederiz ama bu bürokrasi denen şey iğrenç bir şey. Sırf bu saçma kavram dolayısıyla mart sonunda Almanya'ya gidip geri gelip, 2 gün Türkiye'de kalıp Avusturya'ya gideceğiz. Arada sadece 2 gün Türkiye'de kalacağız. Dünya'nın en saçma şeylerinden biri, bunu bize okul zorunlu kılıyor ve bu hamlesiyle kendisine 150*8 Euro para geçirmiş oluyor. Ama bürokrasi laf dinlemez, anlatamadık.
Ocak 17, 2009
Yazacak bir şey bulamamak
Burada ise gördüğünüz üzere baya bir süredir hareket yok. Galiba büyük ölçüde İ. Melih hakkındaki öngörülerimizin tamamen tersine çıkmasından kaynaklanıyor. Ben hala Erdoğan'ın mecbur kaldığını düşünüyorum ama, neyse...Girmeyelim bu mevzulara şimdi.
Aslında uzun süredir buranın sessiz kalmasının iki sebebi var: 1) Paradoksal bir şekilde yazılacak oldukça fazla şey olması. Savaş, kriz, doğalgaz faciaları, ergenekon, Kaka'ya verilen servet gibi oldukça zengin başlıklar var önümüzde..Galiba hepsinin hakkını ermek gerekiyor.
2) Bu başlıkların hakkını verecek zamanın olmaması. Aralık-Ocak dönemi, BEN ve benim için [:))] kabus gibi geçtiğinden, galiba ne halimiz ne de vaktimiz kalıyor. Artık biraz daha rahatladık sayılır..Söz size, daha fazla boş bırakmayacağız buraları...
Şimdi gelelim şu Ergenekon meselesine....
Aralık 27, 2008
Aralık 26, 2008
İ.
İ. Melih, 15 senedir belediye başkanı. Bu süre zarfında sadece Emin Çölaşan bin tane yazı yazdı bu adam hakkında. Hangisi, Çölaşan'ın kendi gazetesi Hürriyet'te bile manşet oldu? Hele de AKP iktidar olduğundan beri İ.Melih ile ilgili her şey Ankara eklerinin kenarında köşesindeydi. Yazıyor muyuz hocam, yazıyoruz. Yersen.
Derken birden bire, İ. Melih hakkındaki iddialar baş sayfalara taşınmaya, haberlerde kullanılan sıfatlar da sertleşmeye başladı. Herkes kördü, sağırdı, sanatın içine s.çan İ. Melih'i çok kibar bir belediye başkanı sanıyordu da, sanki Kılıçdaroğlu ile kavga edince anladılar neyin ne olduğunu. Geçen sene Emin Çölaşan'la yaptığı açık oturumda da çok farklı değildi. O zaman bu kıyamet niye kopmadı?
Bütün bu kampanyanın organizatörü bence Tayyip. Kendisi İ. Melih'in yeniden başkan olmasını istemiyor. Medyaya şimdi yansıyan kamuoyu araştırmasından kendisinin haberi vardı çok önceden tabii ki. Ve daha neler kim bilir? Ayrıca geçen seçim sırasını beklemesi söylenilen Keçiören Belediye Başkanı'na da verilen bir söz var. Tayyip verdiği sözü tutmak zorunda, yoksa tabandaki imajı çizilir. Fakat, aday gösterilse büyük ihtimalle kazanacak bir adamı durduk yere almak da olmayacak. O nedenle şu an, İ. Melih, Kılıçdaroğlu'na yem ediliyor. Talimat verilen medya da, işin üzerine atladı tabii. İ. Melih şöyle de, İ. Melih böyle. 15 sene sonra akılları başlarına geldi. Yakında bir iki dosya daha patlar ve AKP de "kirlenen" belediye başkanını çizerek, haneye bir skor daha yazar. Hem de gittikçe güçlenen bir dertten kurtulur. Keçiörenli amcaya verilen söz de tutulur ve partideki biat kültürünün önemi daha bir anlaşılır.
CHP de, kediye verilen balık kafası gibi, İ. Melih üzerinden biraz karnını doyurur. Baykal başta olduğu müddetçe CHP'nin adam olma şansı olmadığından, Karayalçın ile ilgili de bin tane iddia servise hazır fırında bekletildiğinden, oradan da iş sağlam. Biz de olanı biteni izliyoruz futbol maçı gibi. Heyecanla. Merakla.
İyi seyirler Türkiye..Uyuyakalırsan biri üstünü örter merak etme.
Aralık 24, 2008
Zaman, Geçen Zaman ve Ben
Bu postta biraz dertleşeyim istiyorum. Ki okuyanlar da neden yazamadığımı anlasınlar bir süredir. Aslında mazeret değil ama..Neyse.
Şimdi efenim, bildiğiniz gibi BENbeyefendi ile bendeniz bir yarışmaya hazırlanmaktayız. Viyana'da Nisan ayında gerçekleşecek bu yarışma için gerekli dava dosyaları üzerinde çalışıyoruz. Bir taraftan da dersler filan var tabii. Özel hayat filan derken, biraz yoğun bir dönem geçirdik. İşte bu son dönemde kendi hayatımla ilgili bir şey farkettim ve sanki bir anda kendini yaşlanmış vaziyette bulan 50 yaş erkekleri gibi oldum: Yahu zaman geçiyor ve ben yorulmuşum.
Diyeceksiniz ki, "Hadi oradan, daha yaşın ne, başın ne?" Aslında haklısınız ama bakın iş öyle değil. Önce ÖSS vardı, gebertici bir seneden sonra üniversiteye başladım ve hoooop kendimi Atölye Oyuncuları'nda buluverdim. Lisedeki tiyatro hayatının devamı geldi hemen yani. Atölye Oyuncuları'nda geçirdiğim sene şimdi dönip bakınca güllük gülistanlık geliyor. Ama tabii, o dönemde bardakların havada uçuştuğu kavgalar, Mahzen'de yapılan sayısız temizlik, turneler filan yorucuydu. Sonraki sene, oradan ayrılıp biraz daha zor bir iş yapmaya başladım: Kendi tiyatro ekibimi kurdum. Bütün bir ekibin, oyunun, paranın, seyircinin ağırlığını omuzlarıma aldım. Özellikle oyundan önceki son bir ay baya stresli ve yorucuydu. Sadece fiziksel değil, kafa olarak da. 19 yaşında kendi ekibine sahip olmanın verdiği gurur altında ezilip gitti bu yorgunluklar o zaman tabii, ama biraz daha biriktirdi bir şeyleri. Ve 3. sınıf. Nasıl anlatsam, nereden başlasam. Tiyatro, Moot Court, Ders, Aile ve Sevgili beşgeni içinde geçen bir yıl. Girdiğim 12 finalden ya 9 ya da 10 tanesinden kaldım desem, herhalde yeterli bir açıklama olur. Tiyatronun genişleyen ekiple ve zorlaşan oyunla (1984'ü sahneye uyarladık, bulduğumuz diğer metinleri beğenmeyince. Biz.. Ne haddimize ama değil mi? İyi oldu ya ama...) birlikte artan sorumluluğu ve stresinin üzerine Moot Court'un öldürücü deadlineları ve işlerine ek olarak, Hukuk Fakültesi'nin belki de en kazık yılı. En son, mart ayıydı galiba, Ulus'ta Affan Taner'e avazım çıktığı kadar bağırdığımı, ağzıma geleni söylediğimi haztılıyorum. Esnafın ortasında birbirimize girdik, ki beni bilen bilir, çok sakin adamımdır. O derece dolmuşum. Ailedeki trajik olaylar ve berbat sevgili durumlarını da sizlere bonus olarak veriyorum. Yaz geldiğinde galiba komadaydım, kendimi tatile nasıl attım hatırlamıyorum. Haa, bir saniye ya, tam şu an hatırladım valla. Bir de VIP Life'daki editörlük olayı başladı o zaman. Tabii..Ropörtajlar filan yapıyorduk, hırslıydık ilk başta..Vayy be.. Neyse, 4. sınıf. Moot artı okul artı dergi. Şimdi bakıyorum da, iş güç azmış ya..Gerçi 4. sınıfta da Moot'ta çok işim vardı. Neden bilmiyorum, bütün procedure bana kalmıştı. Kalmıştı da değil, üstlendim ve o öyle gitti. Eda yardım ediyordu arada. Baktık ben yapıyorum, diğerleri de yaptırıyor, Claimant'ın mesela bütün procedure'ını ben yazdım. Respondent'ta Eda da katıldı. Sonra sözlülerde iki kişi çalışmaya başladık. Ne salakmışız ya? Niye kasmışsak öyle. CISG yarışması ya. Oraya ağırlık vermiş ekip...:)))) Bak düşündükçe şaşıyorum, ne iş ya..Neyse, onu da herhalde alnımın akıyla hallettim. Ne bileyim, iyi işti. Eli yüzü düzgündü, yetişti zamanında, ne demek istediğini anlattı az çok. Falan filan, bir de dersler vardı tabii..Demem o ki, uzun uzun anlattığım her şey bu seneye kadar birikti bir yerlerde. Her kavga, her tartışma, her lanet edilesi angarya, her oyun, her kaybettiğin kişi, her başarı ya da başarısızlık, her ölüm, her acı, her endişe...Galiba hepsi birer damla bıraktı bu seneye kadar ve artık bardak ufaktan doluyor.
Baktığınızda bu sene en rahat olduğum sene. Moot'taki sorumluluğum daha az, dengeli, ekip mükemmel, derslerin sayısı az, dergi işi rutine bindi, orası da rahat, sevgili durumları düzeldi filan. Ama şimdi şunu yaşıyorum galiba. Tempo azaldı ama ben yoruldum. Hani deparı basarsınız, durunca dizlerinizde bir ağrı olur ya. Ya da alışveriş poşetlerini yüklenirsiniz, eve kadar taşırsınız, sonra onları yerleştirmek çok zor gelir, çünkü kollarınız ağrımıştır ağırlıktan, kahve kutusunu bile dolaba koymak yük olur, işte onun gibi.
Asıl sorun ise ne biliyor musunuz? Ben en çok bir şeyleri kaçırmış olmaktan korkuyorum. En yakın arkadaşlarımın çok büyük bir kısmı seneye bu günler, ona bile gerek yok Eylül'den itibaren, Ankara'da olmayacaklar. Bir çoğu ya master'a yurtdışına ya da İstanbul'a gidiyor. Sevgilim, benimle aynı ülkede bile olmayacak. Ama ben burada olacağım galiba. Bu sıkıcı şehirde, bir başına kalmak korkusunu yaşıyorum. O giden insanlarla yeterince vakit geçirmemiş olma korkusunu yaşıyorum. Arkadaşlarıma hakettikleri değeri vermemiş olma korkusu yaşıyorum. Sanki gözüm Moot'tan, tiyatrodan başka bir şey görmedi ve ben en yakınımdakilere ne olduğunu göremedim, bir de baktım ki yabancı olmuşuz gibime geliyor. En kötüsü de, o insan iki ay sonra gidecek ve benim bir daha hiç bir zaman onu yakalama fırsatım olmayacak. Ben, kimsenin gitme ihtimalini düşünmedim galiba. Ha bugün, ha yarınlar, artık yarınsız bugünlere geldiğinde; benim hala vaktimden çok yapacak işim var.
Şu blog gibi mesela. Aklımda olmasına rağmen, elimi atamadığım, bir hatırını soramadığım, iki bira için bir gecemi ayıramadığım dostlarım gibi. Son gördüğümden bu yana değişmiş, artık aynı konuları konuşmaz olmuşuz; ne onun işinden benim haberim var, ne de benim Moot'umdan onun. Şu blog gibi, derdimi anlatmaya çalışıyorum, yakalamalaya çalışıyorum; ama bazıları çoktan gitmiş oluyorlar.
İşte bu yüzden yorgun hissediyorum. Gidenlere bakmakmış meğerse en büyük yük. Şimdi onu taşıyorum. Ve işte o yüzden şimdi biraz dinlenmek istiyorum sanırım.
Ama dinlenmeye vaktim yok.
PS: Bu dertleşmeydi, bu aralar yaptığım/ilgilendiğim işlerle ilgili komik/ilginç şeyleri de yarına bırakıyorum. Resimli filan olacak onlar..Bu biraz böyle kalsın..
Aralık 19, 2008
Bir Dönemin Sonu
İ.MG v. KK’den sonra bugün Türkiye’nin büyük televizyon kanallarından haberleri takip ederken bir nokta oldukça dikkat çekiciydi. Bütün haber bültenleri İ.MG aleyhine, ve onun ne kadar kötü durumda olduğunu anlatır nitelikte yayınlar yapıyordu. İ.MG v. KK’den sonra bugün haberlerde KK’nin bir başka iddiası yer buldu. Buna göre İ.MG seçimlerden önce RTE’nin nasıl zayıflatılacağı yönünde kamuoyu araştırmaları yaptırmış, ve bunun karşılığında araştırma yapan firmaya 300 küsür milyar ücret ödemiş. Bu dosya Ergenekon davası kapsamında değerlendirilmekteymiş. Önemli nokta bence İ. MG’nin artık AKP tarafından aday gösterilmesi ihtimali ortadan kalkmıştır. Bu bağlamda zaten bireysel olarak oldukça zedelenmiş bir itibara sahip olan İ.MG, artık Ankaradan ya bağımsız aday olabilecektir –ki o durumda da seçilmesi mümkün değildir- ya da aday olmayacaktır.
Aralık 18, 2008
İ.MG v. KK
Dün akşam Ankara’nın, pardon Türkiye’nin en ilginç adamını (ilginç derken lütfen yerine istediğiniz kelimeyi koyunuz), izledik televizyonda. Herkes zaten aşağı yukarı aynı şeyleri düşünüyor sanırım. Ben biraz daha sövmeden, objektif olarak bir değerlendirme yapmak istiyorum. Özellikle sayaç mevzuunda.
![]()
İlk olarak vatandaş’a –kendimden biliyorum- mekanik sayaç vermişsin, elektronik sayaç vermişsin, farketmez. Bana sayaç alırken sorsalar ucuzu mu pahalısı mı diye, ilk olarak aralarındaki fark ne diye sorarım. Aralarındaki fark birinin hata yapma ihtimalinin yüksek olması diğerinin düşük olması ise, tamam dersin bir değerlendirme yapar alırsın. Ama şimdi bakınca, ikisi de hata yapıyor. O zaman neden ucuzunu almayayım. Birisi ön ödemeli, diğeri sonradan ödemeliymiş. Ön ödemeli alınca, belediye parayı peşin toplayıp faizi, ıvırı zıvırı toplayıp gelecek. Biz hayırsever milletiz, severiz belediyemizi kalkındırmayı. Çünkü kalkındıralım ki, belediye yanlış tahsil ettiği parayı yalnızca mahkeme kararıyla geri versin. Ha tabi vatandaş elektronik saat alırken, “baba bak burda da bunun mekaniği var istersen bunu alabilirsin” denmemiş. O zamanlar böyle bir teknoloji yoktu sanırım(!).
Şimdi İ.MG diyor ki, vatandaş gelsin, isterse ben onlara mekanik saat satarım. Elinde elektronik saat olan ankaralı gidip bir tane daha saat alacak ki, gitsin üstüne otursun. Başka bir işe yaramaz çünkü. Ha bir de bunun yan getirileri var belediyeye, takmak için de para isterler bunlar. A, gerçi pardon, EPDK onun haksız olduğuna hükmetmişti zaten. Bu arada İ.MG, İngilteredeki 18 milyon doğalgaz saati sahibinden sadece 2 milyonunun ön ödemeli saat sahibi olduğu verisini kabul etmiyor.![]()
İ.MG, konuşma dakikaları hesaplandığında KK’ye fark atmış, yaklaşık 2 katı kadar konuşmuş. Burada yaptığı savunma şu oldu, KK’nin Arena’da yaptığı konuşmaları da eklemek gerektiğini söyledi, ama Ses TV’de kendi yaptığı konuşmaları saymıyor.
Eksisozluk’te yazarını hatırlamadığım bir entry beni yardı. Orada, İ.MG’ye tek rakibin Ahmet Çakar olduğu söylenmiş. İnanılmaz güldüm buna, Ahmet Çakar’ı Ankara vatandaşı yapma şansımız yok mu?
Aralık 14, 2008
Ben mi Kurtarayım?
Tabi ki Casillas kurtaracak. Hissettim kurtaracağını zaten.
Ne yalan söyleyeyim Real Madrid’in kazanmasını istiyorum, sırf şu bahis siteleri bozulsun diye. Ben tam bunları yazarken %100’lük, hatta ne %100’ü binde binlik gol pozisyonunu kurtardı. Umarım kurtarmaya devam eder ya da kurtarmasına gerek kalmaz.
Da Real’in başına bela gelecekse bu Salgado yüzünden gelecek, Henry’i tutamaz, yetişemez, penaltı yapar. hep Casillas kurtarsın.
Aralık 11, 2008
Ömer Üründül ve Modern Futbol
Sabah televizyonda gazete okuyan amcalardan birini dinlerken bir anda Ömer Üründül dendiğini duydum. Hemen ardından gelen “Modern Futbol’da artık…” diye başlayan bir ümle kurmuş, ondan sonrasını dinlemedim ama eminim çok farklı bir şey söylememiştir. Gerçekten artık Ömer Üründül’ün “modern futbol”, “bloklararası bağlantı”, vb. kalıplarını bırakması lazım. Birazcık geliştir kendini ne olursun.
Dün gece maçın hemen ertesi, zaten maç boyunca sinirlerimiz bozulmuş Ali Bilgin’i, Maldonado’yu, İlhan’ı tamam bunlar girdi kesin kazanırız artık. Guiza ileride yalnız kalıyordu zaten, İlhan girdi artık yalnız kalmaz, falan diyecek kıvama gelmiştik ki maç bitti. Sonra Rıdvan’ı dinlemeye başladık, adam hayatımın anlamını değiştiren benzetmesini yaptı.
![]()
“Fenerli futbolcular o kadar rahat ki, tesislerde yangın çıksa 8 futbolcu ölür.”
Rıdvan resmen ekol. Onun da klişeleri var, ama Ömer gibi sadece klişelerden oluşmu yor olması 50 sene önüne götürüyor Ömer’in. Ha şimdi neden Ömer’le Rıdvan’ı kıyasladım onu bilmiyorum. Bu aralar TOEFL’a çalışıyorum da, sanırım yazıdaki her paragrafın sonunda bağlanması gerektiği gibi bir sanıya kapıldım.
Kasım 25, 2008
Day & Age
The Killers’ın sabırsızlıkla beklediğim albümü nihayet çıktı, ama biraz hayal kırıklığına uğramadım diyemeyeceğim. İlk iki single (Spaceman ve Human) albümün, net, hit parçaları. The World We Live In, Losing Touch ve Neon Tiger albümün iyi şarkıları. Ama belki bugün içinde olduğum ruh halinden ya da gerçekten daha mutlu ettiğinden beni, Oasis’in albümünü (Dig Out Your Soul) beğendim çok. Ama çok hit olur bir potansiyeli yok o albümün de.
Ve bu şarkılardan hiç biri Viva La Vida’nın verdiği hazzı vermiyor bana. Geçen gün oturduk 2 saat şarkının sözlerinin analizini yaptık. Sözleri gerçekten çok başarılı. Başlangıç 4lüğü bile tek başına yeter gibi sanki.
