Ekim 25, 2008

Kara Cuma

Yine resimsiz ve iki yana yaslanmamış bir yazı, onlar kapattı ya, daha bi yazasım geliyor. Neyse, konuya geleyim, biraz önce ekşisözlük'e girdim, ve sol frame'de gördüğüm şudur; 24 ekim 2008 taksim olayları, 24 ekim 2008 blogger a erisimin engellenmesi. Takip edememiş olanlar için akp karşıtı öğrenci gösterisine polis orantılı güç kullanara müdahale etmiş (!), diğerini zaten bir önceki postta irdeledik.

Evet, ifade özg...

SANSÜR!

Öncelikle kişisel bir bilgi vermek istiyorum bu yazıya başlamadan önce. Ve lütfen bu bilgiyi alır almaz küfretmeye başlamayın şahsıma, çünkü hepimiz aynı kafadan değiliz.

Bilgi: Ben hukuk fakültesi'nde öğrenciyim.

Bizler fakültedeki eğitimimiz süresince olaylara iki açıdan bakabilmeyi öğrenmek amacıyla, ve her haksız görünenin de haklı olduğu bir nokta olabileceğini görmek üzere eğitim alıyoruz. Tam ben kendimi bu konuda yeterli görmeye başlamışken neyi hedefleyerek karar verdiğini, teknolojiden bihaber yaşayan, özgürlükler hakkında zerre kadar fikri olmayan, cezaların şahsiliği ilkesine dair en ufak bir fikri olmayan bir meslektaşım(!) olduğunu gördüm. İşbu nedenle de kendimi sorguladım, acaba bir hedefi vardı, veya yaptığı işlemin mantıklı bir gerekçesi vardı da ben mi göremedim. Aradım aradım bulamadım.

Neyse, eminim üzerime vazife değildir ama bu karar nedeniyle "hukuk" adına özürlerimi sunuyorum. Ve bu "hukuk" bildiğimiz "hukuk" değil artık. Hamdolsun ki Youtube, wordpress ve blogger'a bulaşılması sonrasında hukukun tüm ilkelerini bir kenara bıraktık. Afiyet olsun.

DN: Güzel bir karikatür bulmuştum, güzel ülkemizin konumunu gösterir nitelikte, resim eklemeyi şu şartlar altında beceremediğimden daha sonra edit olarak eklerim. Pardon, editlememe gerek kalmaz büyük ihtimalle, başka bir sansür haberine kullanırım artık.

Edit: İki tarafa yaslamaca.

Ekim 22, 2008

Lades



PES oynarken, hangi takım olursam olayım, ilk iş olarak yaptığım bir şey var: "Edit Players"'da iki stoperin arasını daraltıp, defans bloğunu da birer adım geri çekmek. Futbol dahisi olduğumdan ya da çok iyi oynamamı sağlayan özel bir taktik olduğundan değil. Genellikle rakip Barcelona, Real Madrid, Inter, Liverpool veya Arsenal gibi üst düzey rakiplerden biri olduğu için hem çabuk, hem teknik, hem de iyi gol vuruşlarına sahip oyuncuları var (Bkz. Adebayor). İki stoperin arasını daraltarak bir stoperi geçen bir ara pasına diğerinin müdahale edebilmesini veya da en azından kaçan adama yetişebilmesini sağlamaya çalışıyorum. Defans bloğunu azıcık geri almak ise takımı geriye çok gömmeden, kaleciye çıkıp açıyı kapatacak kadar fazla ve fakat pas atılan forvete topu rahatlıkla kontrol edip pozisyon almasına izin vermeyecek kadar az bir mesafe bırakmış oluyor. Yani en azından amaç bu. Ha, olur olmaz o ayrı mesele.

Şimdi verileri girelim. Arsenal: Dünya'nın yaş/kalite oranına vurduğunuzda kesinlikle en iyi takımı. Özellikle ileri hattın hepsi çok teknik, kaliteli, ayağa tek pası çok iyi oyuncular. Ayrıca bu yetenekler, henüz hala çok genç olduklarından (ortalama 22, Silvestre'yi çıkartırsanız 21), çok hızlılar, çabuklar ve müthiş bir pres gücüne sahipler.

Fenerbahçe: Defansın ve orta sahanın göbeğinde problem var. Kayserispor'un adını ilk kez duyduğum, Adebayor'un 1.5 gömlek aşağısı forveti hat-trick yaptı. Üç gol de araya atılan paslardan. Aynı golu iki gün önce Kocaelispor da attı. Wenger bu maçların hepsinin kasedini izledi mi, izledi.

Çözümünüz ne olur? Gayet basit. İki stopere aralarını çok açmamalarını tembihlersiniz, beklere bir gözlerinin kademede olmalarını söylersiniz ve defans çizgisini çok ileri çıkarmazsınız ki, rakibin hızlı forvetlerine istedikleri boş alanı bırakmayın. Gömülmeyecek kadar ileride, ancak kademeye girmeye, oyuncuya boş alan bırakmayacak ve kalecinin çıkmasına yetecek kadar da geride (FM'nin taktik ekranında sadece bunu ayarlamayı sağlayan bir tuş var). Ön liberolarınızdan tekine de özellikle top rakibe geçtiğinde iki stoperin arasını kapatacak şekilde geçmesini söylersiniz ki, pas atacak alan/alternatif daralsın. Zira orata sahanızın her an top kaptırma ihtimali var.



Realite: Fenerbahçe ofsayt taktiği oynamaya çalışıyor. Ya da o kadar öndeler ki, mecburen yapacak başka hamle kalmıyor ve rakip ofsayta düşürülmeye çalışılıyor.

Sonuç:
Dk. 10: Fenerbahçe'nin yediği ilk golde Edu ile Lugano'nun arası yaklaşık 10 metre. İkisinin Fener kalesine uzaklığı 45, orta çizgiye uzaklıkları 5 metre. Adebayor 40 metreyi 4 küsür saniyede koşuyor: 1-0.

Hadi akıllanmadın diyelim, sadece 1 (yazı ile bir) dakika sonra yine aynı pas, bu sefer Edu ile Carlos'un arası 10 metre. Walcott geçen sene kendi ceza sahasından aldığı topu gitti, attı, geldi. Hızlı ve teknik yani: 2-0.

Yine bir ara pas. Edu bu sefer Diaby ile karşı karşıya. Lugano kadrajda bile değil. Liglerin en ağır ön liberosu arkadan top çalmaya çalışıyor. Teknik bu çocuklar demiştik değil mi? Çaprazdan uzak direk dibi. L2+Kare: 3-0.

Bunun ismi bile bile ladestir.

Benim kuş kadarcık futbol bilgi ve tecrübemle oyun başında akıl ettiğim şeyi, Aragones'in ve futbolcuların akıl edememelerine inanamıyorum. Ha, futbol işte bu. Guiza ilk yarının sonunda ve ikinci yarıda o iki golü atsa belki de şimdi mutluluktan sarhoştuk, üzüntü yerine. Kim bilir belki de o zaman maç 7-3 filan biterdi belli olmaz. Zira Arsenal 4. golsen sonra tam anlamıyla durdu. Bu maç bana Daum dönemindeki 6-2 biten Man Utd. maçını hatırlattı. 6-6 bile olabilirdi ya o maç. İşte bu maç da öyle bir maçtı sanki. Beni üzen 5 gol yemek değil, gollerin bu kadar lades, bu kadar göz göre göre olması. Fabregas 30 metreden çaksa içim yanmayacak.

Diyecek çok şey daha var da, neyse. Başka postlara...

Ekim 20, 2008

Vector Tower Defense


Geçen gün bir yerde en iyi 150 flash oyun listesi gördüm (buradan erişebilirsiniz), bu liste benim hayatımı karartan listedir. Özellikle Vector Tower Defense denen oyun ömrümü resmi olarak yemiştir. Sizlere tavsiye ederim, siz de yedirin.

DN: Aman diyim, işte sardırmayın, bir oyun bir saat kadar sürüyor.
Oyunun linki de budur.

Galatasaray - Trabzonspor Maç Ertesi

Maç öncesi yazısı yazdık maç sonrasında da yazalım. Galatasaray'ın maç için kadrosu ne kadar garip desek de oldukça iyi bir oyun oynamışlar. Çok pozisyon vermişler ama ondan daha fazlasını kaçırmışlar. Elle gol atmışlar falan demenin alemi de yok, o gol olmasa bir başkası mutlaka olurdu, kaldı ki bence o karambolde Servet o kadar çabuk düşünüp eliyle vurmuş olamaz.


Bunun yanında maçta en çok şaşırdığım şey Serkan Balcı oldu. Maçın ilk yarısında garip işler yaptı (pozitif manada). Fenerbahçe'de Daum döneminde içeriye kat etmeye başlamıştı sağ kanattan bindirdikten sonra. Bu maçta yanlış saymadıysam 3 tane arapası vardı, ve hepsinin sertliği falan çok güzel ayarlanmıştı. Yattara oyuna girdikten sonra bildiğimiz Serkan Balcı'ya döndü, o anda "hoh! ben yanlış gördüm herhalde, işte bildiğimiz ve beklediğimiz Serkan bu" dedim.

DN: Arda orta yapmış. Aksine kendisini bile inandıramaz bence.

İrade sınamaları ve meslek seçimleri


An itibariyle çıkmak üzere olan oyunlar listesi:
21 Ekim- FarCry 2
28 Ekim- Fallout 3, Red Alert 3 (Evet, evet ikisi de aynı gün. Bundan sonra her yıl bu günü "Oyun Bayramı" olarak kutlayacağız)
Kasım başı- FM 2009. İlk kez 3D maç motoru ile beraber.
Hemen akabinde StarCraft 2, büyük ihtimalle yılbaşından sonra da Diablo III. Ki bakın sadece headline'ı saydım, alt grupları insafınıza bırakıyorum.

Ayrıca, hala sadece %10'u bitmiş bir GTA IV ve sonuna kadar oynanmayı hakeden ancak yalnızca iki bölüm geçilebilmiş bir Star Wars: Force Unleashed içeride beni bekliyor. Belki de tarihin en iyisi bir FIFA'yı ve taptaze, fırından yeni çıkmış PES 2009'u saymıyorum bile...

Benim ise şu an HeinOnline isimli bir makale portalında uluslararası ticari tahkimde tahkim antlaşmalarının bağımsızlığı üzerine bir araştırma yapmam gerekiyor. Bazen içimden Bilkent İşletme'de okumak geçiyor. Moot Court'muş, İcra-İflas'mış ne uğraşıcam değil mi?

İnanın bana ÖSS yılında bile iradem bu kadar sınanmamıştı.

Ekim 19, 2008

Galatasaray - Trabzonspor

Bu akşamı gariplikler akşamı ilan ediyorum. (Bkz: Bir önceki post)
Maç öncesi yazısı gibi bir şey aslında, an itibariyle maçtan haberdar değilim ama Galatasaray rekor gariplikte bir kadroyla sahaya çıktı.


De Sanctis
Sabri - Emre - Servet - Hakan Balta
Meira
Ayhan
Arda - Lincoln - Kewell
Baros

Bu takımda 5 tane defans, 4 tane forvet, 1 tane orta saha oyuncusu var. Umarım bu kadro bir tek bana garip gelmiyordur.

Trabzonspor yedek klübesinde ise Yattara gibi bir adam var, Hakan Balta'yı top etme potansiyelini fazlasıyla barındıran. Bakalım, nasip kısmet. gollü beraberlik diyorum.

Ergenekon Ltd. Şti. A.Ş.


Malumunuz Ergenekon davası Silivri'de görülmeye başlanacak yarından itibaren. Silivri esnafı ise durumdan memnun. Oldukça karlı bir dönem onları bekliyor. Lokantalar, oteller, pastaneler karlarını katlayacaklar, turist akını olacak yarından itibaren.

Memleket çok garip, dava dolayısıyla turist akınının yaşandığı bir ülkedeyiz.

Ekim 18, 2008

Kopma Anı

Filmlerde esas oğlan kameraya bakar, flashback olur, ölmüş karısı ekrana gelir, "hadi, daha her şey bitmedi" der. İşte bu an film için kopma anıdır. İşte bu anda artık arkanıza yaslanın ve esas oğlanın kötü adamları teker teker nasıl öldürdüğünü izlemeye başlayın.

Rocky'nin dayak yemekten bıktığı ve insanları dövmeye başladığı andır.


Mickey: Get up you son of a bitch! 'Cause Mickey loves you!


Veya Max Payne'in kralın oğlu gelse öldüreceği andır,


Michelle Payne: It's not over Max!
Veya Dire Straits - Telegraph Road'da 10.05'ten sonrasıdır, konserde olup müziği gerçekten hissetmektir o noktada. The Killers - All These Things That I've Done'da 2.38'den sonrasıdır.

Bu arada bu post'ta bunca film varken neden Max Payne? Çünkü biraz önce ondan geldik. Film vasat, insan film boyunca ne zaman Third Person Shooter tadında bir film izleyeceğiz diye bekliyor. Çünkü oyun filmlerinin klasiği haline gelmişti artık oyun benzeri görüntüler vermek. Crank'te bir noktada dönmüştü, Doom'da dönmüştü, Hitman'de dönmüştü. Pavlov'un köpeği gibi hissettim kendimi, her oyun filmi gördüğümde TPS kamerası bekliyorum. Aslında en güzel malzeme bunda çıkardı TPS kamerasında, yana doğru zıplamış görüntüyü yavaşlatmış kurşun saydıran bir Max Payne iyi olurdu...

DN: Bu arada Crank'in oyun filmiyle ne alakası var diyenler çıkabilir, yönetmen bilgisayar oyunu yönetmenliğinden gelmekteymiş, o alaka.

Chop Chop!

Chop Chop!

An exhortation to hurry-up and get moving, usually accompanied by snapping of
the fingers.

Bu kullanıma geçen gün Lock, Stock and Two Smoking Barrels'da rastladım. Hastası oldum. Her zaman her yerde kullanıyorum, hevesim geçer yakında..

Ekim 16, 2008

Utanırsınız...



Bu aralar Queen+Paul Rodgers'ın son albümü The Cosmos Rocks'ı dinliyorum. Ayrıyeten de, nasıl olmuş, nasıl kaçırmışım bilmiyorum ama, çok daha önceden çıkan ve benim yeni keşfettiğim/umursadığım/dikkate aldığım konser kayıtları Return of the Champions var tabii. Kendimi bu albümlere kaptırmışken uzun zamandır beni rahatsız eden bir mevzu hakkında da bir iki kelam etmek istedim.

Şimdi biliyorsunuz, özellikle internetin yaygınlaşması ile artık "fan"ı olduğumuz kişi/grup/oyun vs. hakkında istemediğimiz kadar çok bilgiye sahibiz. Ayıptır söylemesi tuvalete gittiklerinde haberimiz oluyor. (Ki Rolling Stone bir önceki sayısında Amy Winehouse'un evindeki her türlü halini anlatmıştı misal...) Ürün ortaya konmadan önce de ya pazarlama amacıyla kasıtlı olarak verilen ya da bir şekilde sızan materyaller binlerce kişi tarafından paylaşılıyor, ıncığına kadar inceleniyor, daha piyasaya çıkmadan da notu veriliyor. En abartı örnek en son Diablo III hadisesinde yaşandı. Diablo III'ün ilk ekran görüntüleri yayınlandıktan sonra, bir kısım insan o görüntüleri alıp, Photoshoplayıp, "Diablo öyle değil, böyle olmalı." diyerek Blizzard'a geri yolladı. Düşünebiliyor musunuz siz, bir grup fanın misal Guns n' Roses'ın ilk singleından sanra şarkıyı baştan çalıp, yaptıkları kaydı Axl Rose'a "Aha bunu böyle yapın albümde" diye yolladığını. Ayıp, en hafif tabiri ile...Sırf görüntü üzerinden eleştiri belki bir noktaya kadar olabilir, ama iş "Bu böyle olmalı" noktasına gelince bence çizgi fazlası ile aşılmış oluyor.

Peki bu konu ile Queen'in alakası ne? Aslında bütün bu düşünce zincirini benim en yakın, en sevdiğim arkadaşlarımdan biri başlattı. Kendisi tam bir Queen hayranı. Bütün albümler, DVD'ler, neredeyse her şarkıyı ezbere bilir vs. Kendisine "Abi Cosmos Rocks'ı dinledin mi?" diye sorduğumda, daha albümü bir kere bile dinlemeden "Ya bırak Freddy'siz Queen mi olur? O ne öyle berbat." deyince bende sigortalar atıyor tabii. Tabii Freddy'siz Queen olmaz, zaten o yüzden grubun adı Queen+Paul Rodgers. Keza bu arkadaşım, Spielberg'ün Münih filmine "Yahudi propagandası işte" diyerek, bütün ısrarlarıma rağmen gitmedi. Sonra tesadüfen CNBC-E'de izlemiş, şimdi bayılıyor. E dedik sana değil mi?


Kısacası bu önyargı konusunda gün geçtikçe daha çok sinirleniyorum. Bir işi görmeden, okumadan, dinlemeden yapıştırılan etiketler gerçekten çok sinir bozucu. Belki de ucundan kıyısından, sanata, üretmeye, bir şeyler ortaya koymaya bulaştığımdan olsa gerek, bu konuda azami bir özen gösteriyorum. Zaten, ilahi adalet mi desek, bu etiketler bir şekilde yırtılıp atılıyor. Misal, çok iyi hatırlıyorum son Rocky filmi vizyona girmeden önce millet demediğini bırakmadı. Bu yaşta Rocky mi olurmuş da, baymamış mı da...Ne oldu sonra? Ayıla bayıla izlemediniz mi? IMDb'de 8 küsür almadı mı? Şimdi filme laf eden bir tane adam yok. Eminim o arkadaşım da yarın bir gün Cosmos Rocks'ı bir yerde dinleyecek, eski Queen'in kötü bir taklidi olmadığını, orijinal Queen ekibinin rock tınıları ile Rodgers'ın blues geçmişinin muhteşem bir işbirliği olduğunu, ortaya konan işin yepyeni bir sounda sahip olduğunu anlayacak ve sonra zevkle dinlemeye başlayacak. Ya da belki nefret eder, o da olabilir, ama en azından neden nefret ettiğini bilecek ki, buna da kimse birşey diyemez. Peki ya severse önceki lafları ne olacak? Hani Metallica bitmişti, artık iyi albüm yapamazdı, ne oldu? Diablo III gerçekten süper bir oyun olursa o Photoshopçılar yerin dibine girmez mi? O fragmanı izleyip, yerin dibine soktuğunuz film ya o kadar kötü değilse?

Lütfen, sanata saygı, üretime saygı, görmeden eleştirmeyin..

Utanırsınız...

Ekim 14, 2008

Day&Age

The Killers'ın yeni albümü Day&Age 25 Kasım'da çıkıyor; tracklist de açıklanmış o da şu şekilde:


        1. Losing Touch
        2. Human
        3. Spaceman
        4. Joyride
        5. A Dustland Fairytale
        6. This Is Your Life
        7. I Can't Stay
        8. Neon Tiger
        9. The World We Live In
        10. Goodnight, Travel Well

        Ha, şarkılar olmadan tracklist'i neyleyim derseniz, "bak onu iyi dedin" derim.

        Ekim 13, 2008

        Kriz, Obama, JFK ve İran


        Geçen gün Cumhuriyet gazetesinde Amerikan ekonomisinin 20. yüzyıldan itibaren girdiği krizlerin bir zaman çizelgesi üzerindeki yerleşimleri vardı. Sırası ile belli başlı kriz ve duraklamalardan sonra gelen olayları sayıyorum: II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Körfez Savaşı ve Irak Savaşı

        Amerikan ekonomisinin -ki krize girmesine gerek yok, büyümenin yavaşlaması bile yeterli bir sebep aslında- savaşı bir ateşleyici olarak kullandığı artık açık seçik ortada. Bu senaryo bir devlet politikası olmanın ötesinde, devletin genetik koduna işlenmiş sanki. Bu sefer de Washington'daki akbabalar haritalarını önlerine çekip, sabahlara kadar strateji geliştirmekle uğraşacaklardır. Ancak bu sefer dikkat edilmesi gereken nokta saldırılacak hedef ve başkanlık seçimi.

        Barack Obama savaş karşıtı söylemleri ile büyük bir rüzgarı arkasına alarak geliyor. Bütün anketler Obama'nın 6-7 puan önde olduğunu gösteriyor. McCain, Palin'i aday gösterdiğine şimdiden pişman olmuştur bile. Eğer kasıma kadar bu hava böyle devam ederse, Obama büyük olasılıkla Amerika'nın ilk siyahi başkanı olacak. Dedemin tabiri ile, asıl eşşeğin büyüğü de arkadan geliyor...

        Amerikan ekonomisi şu an 1929'dan beri girdiği en büyük krizde. Büyük Bunalım (Great Depression) 10 yıl sürmüştü ve evet doğru bildiniz II. Dünya Savaşı ile sona erdi. Şimdi ikinci Büyük Bunalım yaşanıyor. Amerikan ekonomisi sadece finansal önlemlerle bu krizi aşabilecek noktadan uzaklaştı. Zira kriz, Avrupa ve Asya'ya da sıçramış durumda. Dünya ekonomik düzeninin yeniden kurulması lazım ve yeni düzenler ancak yeni savaşlar ile kurulur. Bütün bu verileri alt alta koyunca ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Eğer yılbaşından önce İsrail, İran'ı vurursa kimse şaşırmasın. Son iki senedir Dünya kamuoyu ufaktan böyle bir operasyona hazırlanıyor. Çok sevdiğim bir deyiştir: Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

        Tabii ki bu durum savaş karşıtı Demokrat, özgürlükçü, yenilikçi Obama'yı köşeye sıkıştıracak. Büyük ihtimalle önce savaşa direnecek ve fakat bir süre sonra teslim olacak. O da sistemin yöneticisi değil, bir çarkı olduğunu anlayıp İran Savaşı'nı meşrulaştırıcı söylemlere girişecek. Peki ya eğer, Obama direnmeye devam ederse? İşte burada yine tarihin tozlu sayfalarını açıyoruz. Gerçi Hillary ağzından kaçırdı ama kimse üzerinde durmadı. Savaşa direnen bir Barack Obama, bazı güçler tarafından JFK'nin yanına, faili meçhul bir şekilde gönderilebilir. Siz, İkiz Kuleleri kim yıktı sanıyorsunuz?

        Tabii burada ikinci bir senaryo da, yine bazı güçlerin daha seçim aşamasında işlere müdahale etmesi. ABD de tıpkı bizim gibi kimi bölgelerde tamamen elektronik bir seçim sistemi kullanıyor. Ne yalan söyleyeyim bir şey tamamen elektronik oldu mu, ben bi huzursuz oluyorum. Sanki Langley'deki bazı çocuklar sistemle oynarmış gibime geliyor. Ne bileyim kuruntu işte. Ama eğer şu ya da bu şekilde McCain seçilir ise, sığınaklarınızı süpürüp, miğferlerinizi cilalamaya başlayın. Bu sefer bomba daha yakına düşecek..

        Blogging...

        Ne yalan söyleyeyim blog sahibi olmayı düşünmüyordum, takip ettiğim üç-beş yer var (biri de burası), onlarla idare ediyordum..Birazcık üşengeçlik var galiba.. Pazar sürprizi olarak bloga katkı daveti gelince de artık farz oldu galiba..Blog sahibini kırmak olmaz..Hatta şimdi düşündüm de, galiba benim de yazacak-çizecek bir iki şeyim var galiba...

        Hadi bakalım hayırlısı

        Ve hoşbuldum....

        Ekim 12, 2008

        Viyana


        Viyana'nın kendi internet sitesi mevcut. Bu siteye girince bir an mutlu oldum. Site için 4 adet dil seçeneği mevcut. İngilizce, Almanca, Boşnakça/Hırvatça/Sırpça, ve Türkçe. İlk olarak siteye girdiğimizde Almanca versiyonuyla karşılaşıyoruz ve Viyana'daki bir festival ana başlık olarak karşımıza çıkıyor. Daha sonra bunları anlamak için Türkçe siteye geçtim, bu durumda ne beklersiniz? Aynı sitenin Türkçe tercümesini değil mi? Ama bizi karşılayan ekranda tamamen Türkler için hazırlanmış bir site var. Başlıklar Türkçe sitede şu şekilde;

        Başlıkların aynıları Hırvatça sayfada da mevcut, yani genel olarak göçmen sayfası.

        1. Göçmenler İçin
        2. Annelere Almanca
        3. Gençlere Almanca
        4. Hep beraber (Çocuklara karşı daha saygılı davranma kampanyası)

        İngilizce sayfada ise;

        1. Viennale
        2. Autumn in Vienna
        3. Cityscape
        4. Commemoration

        Almanca sayfada da ilk başlık bir sanat olayı. Diğerleri bakımından ayrıntıya giremeyeceğim. Ama bu başlık sınıflandırması benim hoşuma gitmedi. Sanki Viyana'ya giden göçmenleri şehirde olan biten sanat faaliyetleri ilgilendirmiyormuş gibi bir hava var.

        Ya da ben çok alınganım.. Afedersiniz adamlar iyilik yapmış ben yanlış bir yerimle algılıyorum, bu da olabilir...

        Taş

        TAŞ

        Bakın bir parça Taş bir ülkenin gündemini ne kadar etkileyebilecek.

        Gen. Kur. Bşk.'ı göreve gelince basınla olan ilişkileri kuvvetlendireceğini, basını sürekli bilgilendireceğini, sürekli enformasyon akışı sağlayacaklarından bahsetmiş, daha önce akredite edilmeyen çeşitli gazeteciler akredite edildiler. Bunların hepsi çok sağlıklıydı. Bunları duyunca çok önemli olduğu kanaatine varmıştım. Kaldı ki psikolojik harp aracı olarak kullanılan MGK'nın bu işlevini kaybetmesinden sonra basın ancak ordu hakkında spekülatif haber yapmaya başlamıştı, yukarıdaki bilgi akışıyla basının spekülatif haber yapmasının önüne geçilmesi mümkün olacaktı.

        Ama tabii ki yukarıdaki hedeflere ulaşılması için öncelikle basınla iletişim kurabilecek nitelikte yetkililer olması gerekecekti.

        Daha sonra geldik Aktütün olayının ardından basına verilen brifinge. Bu brifingi yanılmıyorsam Hasan Iğsız verdi. Karakolla ilgili soru geldiğinde ekonomik nedenlerden ötürü bu karakolların taşınması meselesinin gerektiği süratle gerçekleşmediği söylendi. Bu açıklamayı duyar duymaz, tam cümle tamamlandığında çok konuştukları yönünde bir yorumda bulundum. Kaldı ki hemen iki gün sonra Türkiye'nin dört bir yanında inşası süren Golf sahaları gündeme geldi. Golf sahası yapımı hakkında söylenecek bir şey yok.. Her şey ortada. Ama golf sahaları yapılmıyor bile olsaydı, bu kadar büyük bir ordu içerisinde yolsuzluk olmaması gibi bir ihtimal zaten yok, ve basının paramız yok söylemi ardından kafana kakacağı bir şey mutlaka bulunurdu.

        Bunun yanında zaten inanılmaz bir PR sıkıntısı yaşanıyor Ordu açısından Türkiye'de. En çok kullanılan söylem ordunun her yerdeki en güzel yerlere sahip olduğu, en değerli arazileri elinde bulundurduğu. Paramız yok ama golf sahası yapıyoruz imajı, biraz önce bahsettiğim görüşleri kuvvetlendirerek daha da kötü bir hale getirecek. Eskiden parası var harcıyor, ama yapması gerekeni de gerektiği gibi yapıyor denirken; artık, ekmeği yok yemeğe taht-ı revanla gider sıçmaya durumuna gelindi.


        Şimdi bu hikayenin taş'la ne alakası var?

        Bu haberlerin başlangıcındaki brifing'in Hasan Iğsız tarafından verilmesi o gün böbreğindeki taşı kırdırmak için İlker Başbuğ'un GATA'da operasyona katılıyor olmasıydı.

        Acil şifalar..

        Atma Osmaaan!


        Osman Pamukoğlu'nu hergün televizyonda görmek beni çok rahatsız ediyor. Söz konusu şahsın devlet yönetimine aday olduğunu söylemesi bile bence çok kötü bir durum. Gideriz Barzaniyi de alırız, Talabaniyi de alırız diyen bir başbakan adayı var memlekette. Parti kurdum diyerek televizyona çıktı 3-5 ay önce (Cevizoğlu'nun programına). Kadronuzda kimler var, kimlerle neler yapmayı hedefliyorsunuz diye kendisine sorulduğunda, OP durun daha yeni kurduk, belli değil onlar dedi. Kiraladıkları parti merkezinde 5 tane (?) faks makinesi olduğunu ve bu faks makinelerinin kilitlendiğini söyledi. Umarım bu söylem sadece bana komik geliyordur.


        Gerçi nelerden bahsediyoruz, Sarah Palin'in ABD başkan yardımcısı olabilecek iki kişiden biri olduğu bir Dünya'da yaşıyoruz.


        Gazeteci: Sn. Palin daha önce hiç bir devlet başkanıyla karşılaştınız mı?
        Palin: Ben Alaska valisiyken bir sürü ticaret elçisiyle görüştüm.
        Gazeteci: Sn. Palin ticaret elçisinden bahsetmiyorum, devlet başkanıyla karşılaştınız mı hiç?
        Palin: Hayır karşılaşmadım ve bunun önemli olmadığını düşünüyorum.


        "Kitap okumuyorum ve bunun eksikliğini hissetmiyorum" deyimini çok çağrıştırdı bana..

        Dn: Dikkat et Palin, göz kırpmana taktım kafayı.

        Ekim 11, 2008

        Eagle Eye

        Film oldukça hareketli. Uzun zamandır böyle aksiyona kaptırabildiğim filme denk gelmemiştim sinemada. Aranın gelmemesini istedik uzun bir süre, ara geldiğinde de ne gerek vardı şimdi dedim kendi kendime. Dediğim gibi bolca insanı sarmalayan bir aksiyon vardı filmde.

        Filmin yönetmeninin anasına babasına bir çift lafım var. Bir insan çocuğuna isminin ilk harfleri DJ olacak şekilde isim vermemeli bence. Film bittiğinde ekranda adamın ismini gördük (gitmeden de biliyorduk adını, sadece o zaman rahatsız etti) sanki salonda bir anda derinden bir;

        "DJ Carusooooo! To the beat babyyyyy!" gelecek diye bekledik.

        Gelmedi, hayal kırıklığına uğradık, evet.

        Burası spoiler içeriyor film için.

        Ulan madem bu eagle eye denen makinenin gözüne kalem sokunca bozuluyodu, bunca insan afedersin pek salakmış, sok aletin gözüne kalemi bitsin dimi? Ama yok illa insanlar ölcek heyecanlı olcak ondan sonra sokacaklar kalemi. Yoksa nasıl gişe yapcak dimi. Neyse bence senaryoda gözüne kalem sokarak aleti yıkacaklarına suyunu çekip bitirselerdi daha yerinde olacaktı.

        Netice olarak güzel bir filmdi, amacına ulaşmış, aferim.

        Bu arada unutmadan, memleketteki dinlenme paranoyasını yaşayan insanlardan birisiyseniz gitmeyin filme, sokakta yürüyemez olursunuz diyorum, o kadar.

        Ekim 09, 2008

        İ.MG


        Ankara'da yine yeni yeniden bir zamn haberi var. İ.MG toplu taşımaya yine zam yapmış. 1 Ocak 2008'de yaptığı zam az gelmiş, bir daha yapmış. Bir de şimdi geleneksel 1 ocak zammı patlatır üstüne, ankarada buçuklu fiyat pek gitmez. 1.30 kuruşsa 1.50 yapılır yakın zamanda. Şimdi de tam bileti 1.70e çıkarmışlar. Söz konusu zam 17 ekim itibariyle geçerli olacakmış. 1 ocak 2009'da 2.00 olmasını bekliyoruz. Şu benzin pahalılığında toplu taşıma mı ucuza geliyor yoksa araba kullanmak mı, iyi bir hesap yapmak gerekiyor, çünkü benim bu noktada tereddütlerim oluşmaya başladı.

        Ayıp!

        DN: Geçtiğimiz bayram maruz kaldığı muameleden sonra bir sonraki bölüm canavarıyla karşılaşmak üzere 20 ekim sabahı cebeciye davet ediyoruz kendisini, kampüs kapısından girsin de alsın o gün muamelesini. Gelecekse bildirsin ağır sanayi hamlesi hazılayalım.

        Vakai Vakvakiye


        Beşiktaş'ın geçtiğimiz 5 yıldaki en önemli transferi takıma katılan birisi değil de takımdan giden bir Sinan Engin oldu. Tersine bir transfer takımı bence oldukça değiştirecek. Bu sürecin son bir aşaması kaldı o da tüpün patlamasıyla tamamlanacak gibi.

        Sinan Engin'in ayrılışı BJK-Mafya ilişkisini sonlandırabilecek mi, bunu bize önümüzdeki yıllar ancak gösterebilecek..

        Ama şu da bir gerçek ki artık bir yönetici ağzıyla duyabileceğimiz garip aritmetik hesaplardan uzak kalacağız bu istifayla, üzülmedim dersem yalan olur. Sinan'la yıllar saat olmuş, mübadele kriteri olarak aleks kriteri girmişti literatüre. Kim bilir, belki spor yorumcusu olur da hayatımıza renk katmaya devam eder değişik kıyaslamalarıyla.